Aralık 26, 2012

size bir norveç filmiyle geldim.


“sanırım bir dost edindim; hem de norveç hükümetinin yardımı olmadan” diyor elling.
kjell bjarne ve ben oslo’ya gidiyoruz deyip bilet almak istediğinde, kendisine “tek yön   mü?” diye soran biletçiye “başka yönler de mi var?” diyerek bizi çok yönlü bir yolculuğa çıkaran elling’in hayatı boyunca iki büyük düşmanı oldu: baş dönmesi ve korku. telefonla konuşmak ise plastik bir aletle konuşmaktan ötesi değil.
sonra, kelimeler elling’e saldırıyor ve bu saldırının ardından, ne zaman turşu alsanız, muhakkak bakıyorsunuz. turşulara. turşu, artık sizin için önemli. çok önemli.
biraz ingvar ambjornsen romanı.

bir “olmaya çalışma” filmi.

“kendimi modern dünyanın özgür bir bireyi olarak görüyorum ama topluluğun çöküşünü alkışlamayı reddediyorum.” -elling.

Aralık 22, 2012

yazacak, üzerine laflar edilecek tonlarca konu varken benim aklıma -lık eki geldi. onunla birlikte -lük ekini de unutmadım.
-lık ekinin algılarım üzerindeki etkisine daha önce bu denli dikkat etmemiştim. belki de daha önce üzerimde bu kadar etkisi olmamıştır. zaten şu an neden böyle oldu, onu da bilmiyorum. konuya neresinden gireceğimi bulamayınca girişi mümkün olduğunca uzatmaya çalışıyorum ki insanlar bir şeyler söylediğimi sansın. halbuki yemediniz, biliyorum. o yüzden başlıyorum.
bugün fark ettim ki -lık ekinin (bununla birlikte -lik, -lük, -lök vs. de dahil) kelimeye kattığı anlamlar arasında benim için en baskın olanı “bir şeyin konulduğu yer” anlamı. demek istediğim, kitaplık gibi. kitabın konulduğu yer. ya da kalemlik gibi. kalemin konulduğu yer. örnekler artıyor. tuzluk, biberlik, mumluk, peçetelik vesaire. sonra kabus başladı çünkü kulağımdaki kulaklık dikkatimi çekti. evet, kulak-lık. buradaki -lık anlamı konulduğu yer anlamından fazlaca uzak fakat o noktadan sonra algılarım beni rahat bırakmadı. bundan sonra ne zaman bir kulaklık söz konusu olsa aklıma ilk olarak  ”kulağın konulduğu yer” gelecek. ah ya. bitmedi tabii, kulaklıktan sonra sırada gözlük var. öyle oldu yani. gözlük geldi. gözün konulduğu yer. böyle tek tek kutulara konulmuş kulaklar, gözler uçuştu beynimde. artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak derler ya, o hesap, eheh.
bunları yazarken de beyin durmadı, yeni şeylerle karşıladı beni. boşluk geldi şimdi aklıma. boşluk. içinde boş olan bir yer. içi boş olan bir şeyler değil ama dikkatinizi çekerim. içinde boş olan bir yer/yerler. boş’un konulduğu yer. eyvah.
umarım okuduktan sonra sizin de algılarınız değişir. neden bu işkenceyi tek başıma çekeyim. (soru değildi bu, soru işaretsiz.)
a, yalnızlık var sahi. yalnız’ın konulduğu yer. böyle ufak ufak kutular, içinde yalnız var. ya da şişeler. ya da işte, yalnız nereye sığıyorsa, nerede durabiliyorsa; oralar.

Aralık 21, 2012


(kaynak: http://sea-of-llights.deviantart.com/art/195-252255288)

Aralık 12, 2012



http://notthatlonelyplanet.com/

gidiyorlar, görüyorlar, bize anlatıyorlar. uzun süredir bu kadar iyi bir gezi/seyahat blogu görmemiştim. meraklısı iseniz, bir bakın.


turgut uyar, edip cansever, cemal süreya, tomris uyar ve adlarını yazmasam da onlardan olan birkaç insan daha. her yıl, mart ayının yirmi altısında toplanıp çok özel bir günü kutluyorlar. “ölmeme günü.”
her yirmi altı mart’ta, eski rumelihisarı avcı lokantasına gidilir, yemek yenir, içki içilir, muhabbet edilirmiş. tıpkı, eğlenmek için bir yerlere gittiğinde herkesin yaptığı gibi; ama öyle değil. gecenin sonunda yeni bir içki şişesi alınır, üzerine “bir sonraki ölmeme günü”nün tarihi yazılır ve o tarihe gelindiğinde şişe açılır, içilirmiş. yani, bir sonraki yirmi altı mart’ta.
yirmi altı mart bin dokuz yüz seksen beş. son ölmeme günü. yirmi iki ağustos bin dokuz yüz seksen beşte, turgut uyar artık başka bir günün kutlanması gerektiğine karar verir ve gider. onun gidişinden sonra bir daha ölmeme günü kutlanmaz.
(fotoğrafın tarihi yirmi altı mart bin dokuz yüz seksen bir. fotoğraf, turgut uyar’ın oğlu h. turgut uyar’ın blogundan alıntıdır.)

uzun süredir aynı rüyayı görüyorum. belki aylardır.
gerçi rüyada olaylar değişiyor. değişmeyen bir durum var sadece. bu durum her rüyamda yok tabii ama ara ara hep aynı şey oluyor. rüyamda havanın hiç kararmayacağını görüyorum. daha doğrusu, yılın belli bir gününde hava hiç kararmıyormuş, böyle bir yerdeymişim. bu durumu her görüşümde, rüyada yaşadığım şey şu oluyor: saatime bakıyorum, saat bir hayli geç olmuş oluyor fakat hava kararmamış durumda. ve diyorum ki her seferinde “aa, bugün o günlerden biri, gene hava kararmayacak.”
en son dün gece gördüm bu durumu rüyamda. saate baktım, 22.30 idi. sonra bugünün o gün olduğunu, havanın kararmayacağını söyledim.
sanırım gerçekten çok istiyorum kuzeye gitmeyi. havanın kararmadığı geceleri görmeyi.

oturduğum kafede yeni bir garson var. gerçi garson olmadı. bu kafe ufak, şirin bir yer. çalışan herkesin her şeyi yaptığı bir yer o sebeple. garson/aşçı vs ayrımı yok. ev gibi. mercimek köfte, kısır falan satılıyor. patates salatası var mesela. öyle bir yerler. lerler. 
bir süredir gelmiyordum gerçi; o sebeple bu yeni insanın ne kadar yeni olduğunu bilmiyorum. bana yeni. geldiğimden beri dikkatimi çekiyor bu çocuk ki geleli iki saat otuz iki dakika oldu. çok heyecanlı biri ya, eheh. eli ayağı birbirine dolanacak gibi ama dolanmaması için uğraşıyor, çabalıyor resmen. ses tonu çok yumuşak ve bi’ o kadar da tedirgin. siparişi alırken yanlış/eksik anlamaktan çok korkuyor gibi. böyle, hızlı konuşuyor. “tamam, tabi, hemen” falan derken, ne dediğini neredeyse anlamayacağınız kadar hızlı konuşuyor ama heyecandan hep. kafelerin çoğunda “ne diye geldin buraya” der gibi bakan hatta bazen suratınıza bakmaya tenezzül etmeyen, sipariş verdiğinizde küfür etmişsiniz gibi davranan çalışanlar var. hah, bu çocuk tam tersi. gözünüzün içine bakıyor. dikkat ettim, herkese böyle. çok naif. çok. ya da öyle görünüyor, bilmiyorum. ve ben bayılıyorum naif insanlara. küçük değil. yani öyle küçük çocuk saflığı ya da temiz yüzlülüğü mü denir, öyle bir durum söz konusu değil. yirmi yaşlarında falandır. koşturuyor hep. ilgileniyor. siparişler geç kalmasın diye dikkat ediyor. az önce birinin bir şeyi mi düştü, masaya mı çarptı, öyle bir şeyler oldu ama tam göremedim ne olduğunu. öyle büyük bir şey değil, sandalyeye falan çarpmıştır biri yanlışlıkla. eheh, olayı tam göremesem de bahsettiğim insanın surat ifadesini gördüm. anlatamıyorum tabii ama, nasıl denir, diyemedim. hakkında bütün söylediklerimi o surat ifadesi ile özetledi.
bunları bana yazdıran, yazmaya başlamadan önce yaptığı şeydi aslında. masalara bakıyordu, boş bardak/tabak vs. var mı diye. benim de kahve fincanı duruyordu masada. boş mu dolu mu diye bakacak, boşsa gelip alacak ama gelip bardağa bakıp gitmenin rahatsız edici bir şey olduğunu düşündü sanırım; ki öyle. vardır hani, kalkıp gitmenizi bekleyen garsonlar dibinize gelip bardağın içine düşecek gibi bakar hatta bardakta az kalmışsa içmenizi beklemeden alır gider. neyse, masaya doğru geldi, böyle dolanır gibi yapıyor, çaktırmayacak diye eheh. masaya fazla yaklaşmadı, bardağı görebileceği bir mesafeye geldi; saniyelik bir bakış attı bardağa ve hızlıca döndü, gitti. o döndükten sonra güldüm baya. gülümsedim daha doğrusu.
bu insanın buradan kazanacağı para çok az. hatta belki para almıyordur bile, yardıma gelmiş olabilir. çünkü bu kafenin çalışanları (böyle çalışanları deyince beş bin kişi gibi oluyor, üç kişi falan işte) akraba sanırım. akraba değillerse de tanıdıklar. öyle varlıklı biri de değil. belki istanbul dışından gelmiştir buraya, üniversite için. okuldan sonra gelip çalışıyordur, bilmiyorum, bilemiyorum. bildiğim, yaşıtı olanların bütün aptal tavırlarından, gösterişinden, abartısından, şımarıklığından, yapmacıklığından uzak olduğu. dedim ya, naif işte. hüzünlü bi’ ifadesi var ayrıca. gülüyor falan bazen ama, bazı insanların yüzüne bakınca anlarsınız ya, ondan. hehe, bir iki dakika önce yan masanın siparişini aldı ve koştu gene. umarım hep mutlu olur.

küçük harfler ne kadar güzel değil mi?


sade, düzenli, karmaşadan uzak, sakin, huzurlu. noktadan sonra bir diğer cümleye büyük harfle başlanır kuralı ne de gereksiz. özel isimlerin büyük harfle başlaması mesela, ne gereksiz. büyük harfler diyorum, büyük harfler. ne kadar gereksiz, ne kadar.
küçük harfler mesela, gürültüden uzak. alçak sesle konuşun yerine “küçük harflerle konuşun” derler bazen. “biraz daha küçük harflerle, lütfen.”
büyük harfler birbirine küskün. büyük harfler birbirinden ayrık. büyük harfler, büyük olmak istiyor işte. tek başına durmak istiyor. hükmetmek istiyor. küçük harfler öyle mi? beraber olmayı biliyor onlar. sarılmayı biliyor.
küçük harfler kendinden emin, ne dediğinin farkında. hem de keskin değiller. yuvarlak hatlılar genelinde. büyük harflerse keskinliğine rağmen kendini dinletmekten yoksun. bağırmadan anlaşamıyor gibiler. yoruyorlar. yorucular. ve galiba, rahatsızlar.
naif küçük harfler, naif. küçük harflerle naif yazmak bile güzel.
dikkat edin, bakın. size acı veren bir metnin, hem büyük harflerle, hem de küçük harflerle yazılmışını okuyun. deneyin. hangisi daha çok acı verecek? küçük harfler duyguları en iyi yansıtandır. büyüklerse kendinden bir şeyler katar ve üzgünüm, kattıkları şey çok, nasıl denir, çirkin.
hep kullanabilsem ya bunları, büyükler hiç karışmasa işime. kullanmıyor değilim ya, daha fazla olsa.
kahvenin yanındaki kurabiye gibisin küçük harf.
tüm küçük harflere.

Bugün bir belgesel izledim Göreme, Kapadokya ile ilgili. Göremeli bir amca çıktı, bölgeden ve hem bölgenin sıkıntılarından hem de buna bağlı kendi sıkıntılarından bahsetti biraz. Ha bi' de şey dedi:
“Bana cahil diyorlar. Ben cahil değilim, benim sadece okumam yazmam yok.”

Dedem'e.


Bugün 2 Kasım. 2012’si umurumda değil, 2006’dan beri. 
Anne babası çalışan çocukların dört yolu vardır. Kendi seçemeyecekleri dört yol. Ya çocuğun annesi işten çıkacaktır, ya çocuğa bakıcı tutulacaktır, ya çocuk kreş gibi bir şeye verilecektir, ya da çocuk yakın akrabalara emanet edilecektir ki bu yakın akraba genelde anneanne/babaanne/dede olur. Babaannemin beni bırakması mümkün değildi. Ben onun tek oğlunun tek kızıydım. Tek oğlu onun tek çocuğuydu. Tek çocuğunun tek çocuğuydum. Tek torunuydum.
İki buçuk aylık bir bebeği emanet edindi babaannemle dedem. O iki buçuk aylık bebek, hayatlarının en mutlu zamanlarını geçirmelerini sağlamıştır, eminim. Her şeyden sakındıkları bir bebek ve o bebeği hayatlarının en önemli parçası yapmaları.
Bir babaannem vardı benim. Demirşah. Yugoslavya’dan gelmiş daha üç yaşındayken. O zamanlar Yugoslavya, şimdiki adıyla Makedonya. Demirhan derlerdi ama. Ben onu oldum olası Demirhan bildim. Günün birinde nüfus cüzdanına baktığımda Demirşah yazdığını gördüm ve inanmadım. Çocuklar hiçbir şeye inanmaz zaten. Her şeye inanır görünür ama hiçbir şeye inanmaz. Babannaem vardı benim, gece bana sırtını dönüp uyuyan. Asla yüzünü dönmeyen. Çünkü düşünürdü ki, bu çocuk benim nefesimden mikrop kapabilir. Eğer ona yüzümü dönüp uyursam, nefesim gider ona. Nefesim giderse bundan etkilenir. O yüzden ben uyur uyumaz sırtını dönerdi bana. Bazen gece uyanır, onu da uyandırır, bana dönmesini söylerdim. Dönerdi, sonra tekrar… Anneme bile vermezdi beni, sokağa çıkartır da beni hasta eder diye. Evlerimiz çok yakındı. Babaannemlerin evi ile bizim ev arası bir dakika içinde yürünebilirdi. Gene de sabahları işe giderken beni kaldırıp uykumu bölmesinler diye kendi evimde kalmamı istemedi babaannem, bizim evde kalsın dedi/demiş. Böylelikle ben sekiz yaşıma kadar sadece hafta sonları kendi evimde uyudum. 98 yılının Ekim ayına kadar hafta içi her gün babaannemle uyurdum. 98’in Ekim’inde, gitti. 
Babaannemi kaybedişim benim için çok büyük bir sarsıntı oldu. Anne derdim çünkü ona da. Öyleydi. Belli bir yaştan sonra babaanne demesini öğrendim, diyemiyordum. O da annemdi. Sekiz yaşında biri için her gece beraber uyuduğu insanı kaybetmek, çok zor. Fakat atlatması daha kolay sanırım. Bilmiyorum. Değildir belki de. Ama benim dedem vardı. Babaannem gitmişti ama dedem vardı. Biliyordum bunu.
Dedem. Balıkçı İsmail. Zamanında patates soğan da satmış, başka işler de yapmış ama hayatının büyük bir bölümünde Balıkçı İsmail’di o. Öyle bilindi. Öyle bildim. Aksaray’da herkes öyle bilirdi. Babası Bulgaristan’da doğup büyümüş, iri yarı bir adammış. Kendi aralarında herkes korkarmış ondan ama Bulgarlar korkmamış tabii. Bir gün, Bulgaristan’daki her Türk gibi, büyük bir göçle Türkiye’ye gelmişler. Edirne’ye. Dedem, Balıkçı İsmail. Masmavi gözlü, Edirneli Balıkçı İsmail. Edirne’de doğmuş. On üç yaşında, üvey annesine daha fazla katlanamayıp İstanbul’a kaçan İsmail.
Elleri balık pulları ile kaplı gelirdi her akşam eve. Bi’ de mavi önlüğü vardı. Ha bi’ de lastik ayakkabıları. Siyah. “İsmocum” derdi babaannem ona. İsmocuum diye seslenirdi. Yirmi iki yıllık hayatımda gördüğüm en mutlu çiftti onlar. Bir gün bile, bir gün, kavga ettiklerini görmedim. Birbirlerini sevmeden baktıkları bir gün bile görmedim. Babaannem, bir gün bile “İsmocum” demekten vazgeçmedi. Dedem, benim için o çok sevdiği karısı ile uyumaktan vazgeçmiş dedem. Sırf ben rahat rahat babaannemle uyuyayım diye salondaki rahatsız çekyatta yatan dedem. Tam sekiz yıl boyunca. Bir oda bir salondu çünkü o ev. 49 metrekare. Babamın büyüdüğü ev. Evlenene kadar kaldığı ev, benim de büyüdüğüm ev oldu. Ama ben babam gibi salondaki çekyatta yatmadım hiç. Babaannemin benim için ısıttığı yatakta yattım. Dedemi, çekyatta yatmaya mecbur bıraktım.
Babaannemin ölümünden sonraki birkaç gün, babam-annem dönüşümlü olarak baktı bana. İş yerinden alabilecekleri izin sınırlı olduğundan bana kimin bakacağı telaşına düştüler. Bir süre anneannem geldi, istemedi sonra. Gitti. Bakıcı mı bulsak falan derken, dedem “Ben vermem onu kimseye” dedi. O an, her şeyini bıraktı. İşini bıraktı, yaptıklarını bıraktı. Birden, sırf benim için emekli oldu. 70 yaşında bir adam, sekiz yaşında bir kız çocuğuna bakmak için bıraktı yaptıklarını. Öyle sevdi beni.
Çok şey öğrendik dedemle birlikte. Yemek yaptık mesela. Tek erkek kalınca, yemek yapmasını öğrendi. Hem sadece bana değil, annemle babama da yapıyordu. Annemle babam akşam iş çıkışı direkt dedeme gelirlerdi. Sofra hazır, dedem yapmış olurdu yemekleri. Dedemin yaptığı süzme mercimek çorbasını hiçbir yerde içmedim. Onun yaptığı karnıyarığın lezzetini henüz kimse tattırabilmiş değil bana. Biber dolmasını hiç sevmem, dedeminkine bayılırdım. Yaprak sardık bir gün onunla. Etli yaprak sarması yapacaktık. Normalde malzemeler çiğden konur. Biz o gün dedemle kıymayı kavurduk, pirinçleri haşladık. Soğanları kavurduk. Her şeyi kavurduk, yaprakları öyle sardık. Hem de tersten sardık. Gene de bir tuhaflık olduğunun farkındaydık. Annem gelince gördü, fark etti. Ama pişirmiştik artık, oturduk yedik. “Apırsada köpürsede yiyeceğiz artık” demişti dedem gülerek. Dedemle benden başka kimse beğenmedi o sarmayı. Biz çok beğendik, çünkü bugüne kadar yapılmış en güzel yaprak sarmasını yapmıştık. 
Yemeklerden bahsetmişken, ve balık. Balıkçı İsmail’in torunu olduğum için, çok ufak yaşlarda alıştım balık yemeye. Çok sık yapılırdı. Hala balık sevmeyenlere anlam veremiyorum. Ben balık kültürü ile büyüdüm. Dedemin balıklarıyla.
Tatile çıktık birlikte. Dedem ve ben, sadece ikimiz. Üç sene üst üste aldık başımızı gittik. Bodrum’a gittik, dedemin kardeşinin yanına. Her gittiğimizde biraz daha fazla kaldık. Orada yapılan yemekleri beğenmediğimde (ki ben kolay kolay yemek beğenmezdim) dedem beni hemen köfteciye götürürdü. Ama söylemezdik kimseye köfte yediğimizi. Her denizden çıkışımda elinde havluyla koşardı yanıma. Denizdeyken de sürekli seslenirdim dedeme. “Dede bak, nasıl yapıyorum ama? Bak dede nasıl yüzüyorum?” Her seferinde bakardı, her seferinde hayranlıkla bakardı. “Afferin benim kızıma, afferin.”
Yeni kıyafetler aldığımda hemen dedeme gösterirdim. “Nasıl olmuş dede?” “Benim kızım çuval giyse yakışır!” derdi her seferinde. Yapma dede, sen de. Çuval da yakışır mıymış hiç insana? Bana yakışırmış. Bana her şey yakışırdı onun gözünde. 
Bir gün annem kızmış bana. Psikopat mısın sen gibi bir şey demiş sanırım, hatırlamıyorum. Dedem bunu duymuş, bilmiyor onun anlamını. Ufak bir kağıda not almış, cebine koymuş. Birkaç gün sonra gene annemle tartışırken birden cebinden çıkardı o kağıdı. Kağıtta “Psikopos” yazıyordu. Bağırdı anneme birden. “Geçen gün de böyle bir şey dedin sen, psikopos mu psikoz mu, sen nasıl dersin benim kızıma öyle?” diye. Hehe, dumur olmuştu annem. Diyemezdi çünkü kimse bana hiçbir şey. 
Doğum günlerinde ve babalar gününde hediyeler alırdım ona. Bugüne kadar aldığım hediyelere en çok sevinen insandı dedem.
Ortaokuldayken, öğlen eve geldiğimde hemen müzik kanallarını açardım. Kısık sesle dinlemek gibi bir adetim olmadığından, özellikle sevdiğim şeyler çıkınca sonuna kadar açardım televizyonun sesini neredeyse. 70 küsür yaşında adamlar, o kadar sesi kaldıramazlar. Dedem kaldırırdı. Bir kere bile “kıs müziğin sesini” dediğini hatırlamıyorum. Odasına gider yatardı, kapısını kapatıp. 49 metrekare evde kapının müziği engellemesi mümkün değil. Fakat katlanırdı benim için. 
Mobilyalar eskiydi evde. Kaç yıllık şeyler. Yeşil bir koltuk vardı. Dedemin en çok oturduğu koltuk. Çok kullanılmasının da etkisi ile iyice perişan olmuştu. Koltuğun yayları kumaştan dışarı fırlamıştı, o derece dökülüyordu. Hatta dedem yaslandığı zaman sırtına batıyordu o yaylar. Bizimkiler atalım o koltuğu falan diyordu. Koltuğu çok sevdiğimden ve hiçbir şeyi atamama huyumdan ötürü (çocukken de böyleydi) “Atamazsınız o koltuğu!” diye bağırıyordum. Dedem ya, atmadı. Yastık koydu sırtına, sünger koydu, bir şeyler koydu, ama atmadı. Atmadığı gibi de oturmaya devam etti o koltuğa. Sırf ben o koltuğu çok seviyorum diye.
Dedemle tartıştığımız, kavga ettiğimiz de oluyordu. Bana on dakikadan fazla küs kalamayan tek insan, dedem. Bir ritüelimiz vardı onunla. Akşam yemeğini yedikten ve biraz oturduktan sonra kendi evimize giderdik annem, babam, ben. Eve giderken, her seferinde, dedemi öperdim, iyi geceler dilerdim. Tam ayakkabılarımı giymiş kapıdan çıkarken derdim ki:
“Dede, camdan bakmayı unutma!”.
O gün rahatsız bile olsa, ne olursa olsun kalkardı, camdan bakardı bana. El sallardı. Ben de aşağıdan yukarı el sallardım. Gülümserdi. Bana öyle güzel bakardı ki, annemde babamda bile görmediğim bir bakış diyebilirim. Çok başka, çok ayrı, çok derin. Bir gece bile o camdan bakıp bana el sallamadan gitmedim o evden.
Ta ki, 2006’ya kadar.
2006 yılında dedem birden hastalandı. Adı belli bir rahatsızlık değil. Bacağı ağrıdı önce, kireçlenme gibi bir şey dediler. Gittikçe bir bacağının üzerine basamaz hale geldi ve yatmaya başladı. Zaten zayıf bir adamdı. Kendi yemek yemezdi pek ama sağlıklıydı da. Sigara içerdi, içki içerdi. 77 yaşında olmasına rağmen hiçbir rahatsızlığı yoktu. Zaten onu yavaş yavaş bitiren şey yatmaya başlaması oldu. Çünkü hareketliydi. Bacağındaki kireçlenme yüzünden birden bıraktı kendini. İyice zayıfladı sonra. 
Bir gece, gene dedemdeydim. İyice kötüydü artık, konuşmuyordu pek. Söyleneni anlıyordu ama cevap vermiyordu. Uyuyamamaya başlamıştı. Gittim odasına, sarıldım. “Dede” dedim. “Sen şimdi kapat gözlerini, uyu. Uyumaya çalış. Bak ben buradayım, birazdan eve gideceğim ama sen uyuyup uyandıktan sonra tekrar geleceğim. Tamam mı dedecim?” Öptüm.
Tekrar gidemedim.
2 Kasım 2006. Lise 2’deydim. 16 yaşında. Okulun rehber hocası geldi sınıfa. “Yağmur Türkeli’yi alabilirim miyim hocam” dedi. Gittim. Odasına doğru yürürken halimi hatırımı sordu falan. “Seni bu aralar pek iyi görmüyorum” dedi. “Bilmem, iyiyim aslında. Dedem biraz rahatsız, belki o yüzden, yüzüme yansıyordur.” dedim. Bir şey demedi. “N’oldu hocam neden çağırdınız beni?” dedim. “Bi’ odaya gidelim anlatırım” dedi. Gittik rehberlik odasına. Tek bir cümle çıktı ağzından:
“Annen seni almaya gelmiş.”
O an anladım. 
“Öldü mü?” dedim. Tek söyleyebildiğim bu oldu. Pek bir şey demedi, ne dediğini hatırlamıyorum zaten. Anneni çağıracağım şimdi falan dedi, gitti. Tek kaldım odada. Kendimi hiç bu kadar donuk hissetmemiştim. Hissiyatsızlık gibi bir şey. Başımı ellerimin arasına aldım, durdum öyle. Sonra annem girdi odaya. Onu görünce birden fırladım. 
“Anne?” diye çığlık attım. Öldü diyemedi. Yalan söyledi.
“Deden seni görmek istedi de, o yüzden geldim seni almaya.”
O an bana söyleyebileceği en saçma şeydi herhalde. Annemin o cümlesinden sonra bütün donukluğum gitti. Birden bağırmaya başladım. Sonrasını çok hatırlamıyorum.
O andan sonra hatırladığım en net şey eve girdiğim. Eve gidene kadar kendimde değildim gibi bir şey. Apartmana girdim ve merdivenleri çıktım hızlıca. Kapıyı açtılar, evde bin tane insan. Benim içeri girdiğimi gördükten sonra hepsi ağlamaya başladı. Birisinin bana doğru geldiğini hatırlıyorum ağlayarak ama kimdi hatırlamıyorum. Sarılmaya geldi ama sarılmadım sanırım, hemen dedemin odasına yöneldim. İşte tam o an, benim için zaman durdu. Yatak bomboştu çünkü.
2 Kasım 2006. Dedemin beni bırakıp gidişinin 6. yılı. 
Balıkçı İsmail. İsmail Hakkı. Yağmur’un dedesi. Sen sadece tek bir insanın dedesi oldun dede. Benim dedem oldun. Oğlunun kardeşi yoktu, senin başka çocuğun yoktu. Tek çocuğun da tek torun verdi sana. Başka birilerinin de dedesi olman beni mutsuz ederdi zaten. Belki kardeşim olsaydı, onu benden daha çok severdin, kim bilir. Ama benim seni değişebileceğim başka biri olamazdı. 
Sen gittiğinden beri çok şey değişti ama hiçbir şey değişmedi. Büyüdüm işte, büyümek neyse. Boyum uzamıştır belki biraz daha. Çok da değildir ya, 16ydım sonuçta.
Sen gittiğinden beri hiçbir çuval yakışmıyor üzerime. Kepli fotoğrafım var liseden, görseydin onu yere göğe sığdıramazdın herhalde. Üniversite kepini ben de daha göremedim ama o da olur yakında. Oğlun mühendis oldu ya, torununun da mimar olacağını bilseydin senden mutlusu olmazdı. Tek isteğindi çünkü benim okuyup elimin ekmek tutması. Gerçi ben senin için “zehir gibi” idim. Gelmiş geçmiş en zeki çocuk. Gelmiş geçmiş en güzel kız. Gelmiş geçmiş en sevdiğin. Her şeyi yapabilirdim ben, di’ mi dede? Elimden her şey gelirdi. Gelmiyor ya. Hiçbir şey gelmiyor. Sen olsan gelirdi. Gelmezdi ya, sana sarılırdım, o zaman gelirdi. Hani ben evdeki kirişe zıplardım, oraya değmeye çalışırdım boyum uzasın diye. İlk değdiğim zaman benden daha çok sevinmiştin. Şimdi elimi kaldırmam yetiyor o kirişe değmek için ama kimse sevinmiyor.
Yemekler yapıyorum, sen yiyemiyorsun. Geçen gün eski fotoğraflara bakarken 13. ya da 14. yaş günü fotoğraflarıma rastladım. Sen vardın. 13-14 küçüktü dede. Yetmedi bana. Sana yetti mi? 2005 yılı, aralık 31. Ben seninle geçirdiğim her bayramı, her yılbaşını sanki o son olacakmışçasına yaşardım. O yılbaşı bizdeydin. Son oldu be dede. Son yılbaşımız oldu. Son tombalamız. Son “yeni yılımız.”
Ben ne zaman antep fıstığı görsem sen aklıma geliyorsun. Antep fıstığı ile bile sen aklıma geliyorsun. O kadar her şeydik ki seninle dede.
Senin gözünün mavisinden de yok hiçbir yerde. Benim olan her şey senin derdin. O zaman gözlerin de benim. Zaten benden başkası bilmez o maviyi. Sesin gitmiyor aklımdan. Babaannemin sesini unuttum. Ama seninki gitmiyor. Gitmesin. Eğer senin sesini unutursam kendimden nefret ederim.
Seni çok sevdim ben. Dedem değildin. Babamdan ayırmadım seni. Sen torununu “arada bir” görünce sevinen dedelerden değildin. Her dede torununu sever. Sen beni başka sevdin, ben seni başka sevdim. Ben seni çok seviyorum dede. 
Fotoğrafın var çekmecemin üzerinde. Az önce açtım da çekmeceyi, bakamadım fotoğrafına. Sonra baktım, dayanamadım. Göz göze geldik az önce seninle. Bana kameralı telefon almıştın, 2003 müydü? 2004 mü? Ben senin fotoğrafını çektim o telefonla. Bir süre durdu telefonumda. Sonra sildim. Neden biliyor musun? Çünkü o fotoğrafı çektiğim için öleceğini düşündüm. Acaba dedim, ben bu fotoğrafı dedemi kaybedeceğim için mi çektim? Bir hatıra kalsın diye mi? Bırakacak mı beni yakın zamanda, bir güç mü çektirdi bu fotoğrafı? diye. Bu düşünce aklımdan geçer geçmez sildim. Ben seni kaybetmekten hep çok korktum. Ben seni kaybetmeyi hiç istemedim.
Bazen geçiyorum evimizin önünden. Giremiyorum ama içeri, sadece önünden geçiyorum. Bakıyorum cama. Sen duruyorsun orada. Gerçekten duruyorsun. Ben de duruyorum pencerenin altında bir süre. Bakıyorum öyle yukarı. Etraftakiler de bana bakıyor, nereye bakıyor bu kız diye. Seni benden başka kimse göremez artık. 
Hala elime yeni bir telefon aldığımda ilk işim senin evinin numarasını çevirmek oluyor. Hatta birkaç kere aradım, aradım, aradım. Kimse açmadı.
Seni çok özledim.
Dede, “Camdan bakmayı unutma.”

Ekim ayı gelip tiyatro sezonu açıldığında, Mayıs sonuna kadar beni en çok koşturtan şey oyunlar oluyor sanırım. Sahneler farklı farklı yerlerde olduğundan ve İstanbul’un neredeyse her ilçesinde bulunduğundan, bi’ gün Beykoz’da izlemişken ertesi gün Mecidiyeköy’de izleyebiliyorsunuz. Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları, Özel Tiyatrolar derken oyunlar bir hayli fazla ki bu benim şikayet ettiğim bir şey değil eheh. Bugünkü oyun da Devlet Tiyatroları Küçükçekmece Sahnesi’nde idi fakat her şey Küçükçekmece’ye gitmekle değil; benim acıkmamla başladı.
Oyunun biletlerini çıkarttırana kadar acıkmamıştım, daha doğrusu “çok aç değilim yea, eve gidince yerim” durumu vardı. Gişeye gidip biletleri çıkarttırdım ve oyuna daha kırk beş dakika olduğunu görünce üç gündür yemek yemiyor gibi hissettim. DT Küçükçekmece Sahnesi, Cennet Kültür ve Sanat Merkezi’nin içinde. O sanat merkezinden çıktığınızda, tam karşısında (belki biraz çapraz) bi’ çiğköfteci var. Gözüme ilk çarpan yerdi, iyi hadi yiyelim dedik ve gittik. “Dürüm + Ayran 3 Lira” yazısının altında “Öğrenci dürüm + Ayran 2 Lira” yazıyordu. Neredeyse gittiğim tüm çiğköftecilerde gördüm bunu, öğrenciye 1 lira indirim yapıyorlar genelde, burası da yapmış. Oturduk, dürüm ayran söyledik. Her güzel şey gibi dürümün de sonu vardı tabii, sıra hesap ödemeye geldi. Kasaya gittik, 6 lira dedi. Beyin “1 liralık indirimi kaçırma, 1 liralık indirimi kaçırma!” sinyali verdi ve:
+ Öğrenciyiz ama biz, ehe. (Ehe burada gülümsemek oluyor)
- Ama ben sizin dürümleri tam verdim bayan.
+ Nasıl tam?
- Şimdi sizin dürümlerde 60 gram köfte var, öğrenci dürümü olunca içine 40 gram köfte koyuyoruz. Baştan söyleyeceksiniz öğrenci dürümü diye.
+ Hıı…
Verdik tabii “tam dürüm” parasını. Biz sandık ki kasaya gideceğiz, öğrenciyiz deyince bize iki liradan verecek. Ama yok. Parasında değilim elbette. Benim bir liram vardı zaten. Ama benim vardı. Başka bir öğrencinin olmayabilirdi ve gelip benim gibi düşünebilirdi, kasada öğrenciyim deyip ödeyeceğini. Ha bir lirası eksik diye oranın sahibi de çiğköfte vermeyecek değildi elbet ama olay o değil. Bana garip gelen şey başka:
Öğrenci 40 gram yesin. Öğrencinin neyine 60 gram çiğköfte zaten? 

David Reimer'ı tanıyor musunuz?


Saat sabaha karşı 05.33 ve kanımı donduran bir hayat hikayesi ile karşılaştım.
Bahsedeceğim insan Bruce/Brenda/David Reimer. 1965, Kanada doğumlu. David doğduğu zaman, ailesi tarafından verilmiş olan ismi Bruce. Bruce Reimer. Sağlıklı bir erkek çocuğu olarak dünyaya geliyor fakat sekiz aylıkken yapılan sünneti elektrikli iğne ile yapılıyor ve penisinin tamamı yanıyor, herhangi bir cerrahi müdahale ile tedavi edilemeyecek hale geliyor. Hem ailesi, hem de Bruce için o kan dondurucu hikaye böyle başlıyor.
Bruce’un başına gelen bu durumdan sonra ailesi ne yapması gerektiğini bilemiyor ve tanınmış, kendi alanında çokça başarıları bulunan psikolog John Money’ye gidiyor. Dr. Money, çocuğun, penisi ciddi derecede hasarlı bir erkek olarak büyümesi yerine, cinsiyetinin değiştirilmesini ve bir erkek olarak doğduğunu bilmeden, sanki kadın kimliği ile doğmuş olarak yetişmesini ve hayatını devam ettirmesini öneriyor. Ailesi ise, bu öneriyi kabul ediyor. Çocuklarının bir denek olarak kullanılacak olduklarını nereden bilebilirler diyemeyeceğim. Elbette bilemezler fakat bir bireyin hiçbir zaman haberi olmayacak şekilde cinsiyetinin değiştirilmesini kabul etmek ne demek? Akıl almıyor. Almadı, düşündüm düşündüm ama aklım almadı. 
Dr. Money, insanların cinsel kimliğinin doğuştan gelmediğini, sonradan edinildiğini savunan bir doktor. Bruce Reimer, Dr. Money’nin düşüncelerini kanıtlaması için çok büyük fırsat tabii, belki de en büyük deneyi. Ve başlıyorlar Bruce’u kadınlaştırmaya. 18 aylıkken testisleri alınıyor. Bir dizi hormon tedavisi ve Bruce, bir daha hiç kullanmamak üzere ismini bırakıyor; Brenda Reimer oluyor. Bu arada bir de ikizi var Bruce’un. Brain. Onun da olan biten hiçbir şeyden haberi yok ve olmayacak da. Böyle kararlaştırılıyor yani.
Bu değişimde ilk iki senenin çok önemli olduğundan bahsediliyordu bir yerlerde. Yeni adı ile Brenda, bir kız çocuğu gibi yetiştiriliyor özenle ama iki yaşına geldiğinde yavaş yavaş davranışları tuhaflaşmaya (daha doğrusu tuhaflaşmıyor, olması gereken bu; ama işte, neyse.) başlıyor. Kıyafetler, oyuncaklar vesaire. Bunların hiçbirini istemiyor, ikizi olan Brain’ın oyuncakları ile oynamak istiyor falan filan. Tabii Brenda büyüdükçe bu onun insan ilişkilerine de yansıyor. Asabi, hırçın bir çocuk oluyor. Ailesi de ne yapacağı hakkında bir fikir sahibi olmadığından sürekli Dr. Money ile iletişim halindeler fakat Dr. Money müdahale edilmemesini söylüyor. Böyle böyle on iki sene geçiyor, Bruce/Brenda hiçbir şey bilmeden; fakat içinde çok korkunç bir dünya ile yaşayarak. 
Dr. Money boş durmuyor. Brenda 7-8 yaşlarındayken onunla görüşmeler yapıyor. Sorduğu sorulara Brenda “no, because i’m a girl” söylemini içeren cevaplar veriyor ve bu Dr. Money’nin tebrikler almasına, yaptığı şeyin başarı ile sonuçlandığını övünerek anlatmasına yetiyor. Brenda bir kız çocuğu gibi yetiştirilmiş ve kadın kimliğine artık tamamen sahip. Sözde.
Gerçeği Brenda’ya, Brenda 14 yaşına geldiğinde söylüyorlar. Röportajlarına bakın muhakkak, kendi ağzından duyun neler hissettiğini. Öğrendiği zaman neler hissettiğini, o zamana kadar neler düşündüğünü. Kısaca belirteyim gene de. Brenda kendindeki tuhaflıkların farkına varmış ve hep sorunun kendinde olduğunu düşünmüş. Henüz 14 yaşında bir çocuk. Genç bile diyemiyorum. 11-12-13 yaşları. Of, çok kötü. Gene de güçlüymüş, gerçekten.
Durumu öğrendikten sonra sahip olduğu gerçek cinsel kimliğe dönmek istemiş. Kendine David ismini seçmiş. Böylelikle Bruce/Brenda, artık David olmuş.
Geçirdiği operasyonlar neredeyse sorunsuz olarak geçmiş. David, bakıldığında hiçbir tuhaflık olmayan, gerçek kimliğine dönmüş. Fakat yaşadığı şeyleri atlatması bu kadar kolay olmamış. Bu arada, 25 yaşındayken evlenmiş. Sonra ikizi Brain’ı kaybetmiş. Evliliği kötü gitmeye başlamış ve zaten hali hazırda iyi durumda olmayan psikolojisi, daha da kötüye gitmiş.
38 yaşında, bir tüfekle kendisini öldürerek hayatına son vermiş.
David Reimer’ın hayatını bu şekilde geçirmesine sebep olan insanların hangi birine ne diyeceğimi bilemiyorum. Denecek bir şey olup olmadığını da bilemiyorum. Bildiğim tek şey, David Reimer’ın hikayesini öğrendiğim an hissettiklerim. Evet insanlar nerede doğacağını bilemez, evet insanlar kendi seçimleri doğrultusunda dünyaya gelmez, evet insanların hayatlarının nasıl geçeceğine (en azından belli bir kısmının) başkaları karar verir fakat bu kararlar kültür, çevre, sosyal yaşam gibi kavramları belirler ki bunlar da birey kendi kendine yetebilmeye başladığında değişebilen şeylerdir ama bir insanın resmen başka bir bedende büyümesine sebep olmak? Daha sekiz aylıkken penisinin yanmasına değinmiyorum bile. Nasıl bir dikkatsizlik? Ama hadi bu oldu, sonrası? 
David Reimer’ın hikayesinin anlatıldığı bir de ufak belgesel var, şuradan izleyebilirsiniz ki izleyin. Annesinin ağzından duyun, Dr. Money’nin televizyonlardaki halini görün, David’in çevresindekileri dinleyin, fotoğraflarına bakın. Belgesel dört parçadan oluşuyor ama dört ayrı link vermeyeyim, siz devam edersiniz işte diğer bölümlere: https://www.youtube.com/watch?v=3GhbVFjIaN0&feature=relmfu
Bu hikayeyi okuyunca ne düşündünüz bilmiyorum ama cinsel kimlikle ilgili bir şeye değinmişken, homofobiklere değinmeden edemeyeceğim. Evet bu hikayede bir eş cinsellik durumu yok fakat söyleyeceğim şeyi söylememe engel değil. Bireylerin doğuştan gelen cinsel kimliklerine dışarıdan müdahale etmeye çalışırsanız, kimliklerinin doğuştan gelmediğini iddia ederseniz (eş cinselliğin doğuştan gelmediğini söyleyen insanların hala var olması bile tuhaf), onları değiştirmeye uğraşırsanız, değişmediklerinde onları dışlarsanız; bu denli kötü sonuçlara yol açabilirsiniz. Bir insanın, hayatına son vermesine sebep olabilirsiniz. Olmayın. Lütfen olmayın.

İnternetten kitap siparişi veren biriyseniz bi' bakın.


Yeni bir site kullanmaya başladım, kitap siparişlerim için. Rob389 ile tanıştığımdan beri vazgeçilmezim olmuştu diyebilirim fakat kitap fiyatları Idefix ile aynı. Fiyat bakımından avantaj sağlamamasına rağmen sempatik geldiğinden, tercih ediyordum. Ha Idefix’in kitap kampanyalarını yakarsanız, o müthiş işte. Neyse, her sitenin kendine göre avantajları vardır elbet fakat benim yeni tanıştığım kitapzen.com diğer tüm sitelerden çok daha avantajlı fiyatlara sahip. O fiyatları görünce dayanamadım, eh deneyelim madem dedim ve ilk siparişimi verdim.
5 Ekim’de vermiştim siparişi fakat bugün ayın 16sı olmasına rağmen (meh, 17si olmuş, neyse, 16sıydı o sırada.) kitaplar gelmedi. Bu arada, sitede takip edebiliyorsunuz kitaplarınızın durumunu. Ben dört kitap siparişi verdim (biri set); kitaplardan üç tanesi için “tedarik edildi” yazıyordu fakat set için “tedarik edilmedi” yazısı vardı. Benzer sitelerden sipariş verdiğimde ertesi gün kitapların elime ulaştığı olmuştu. Böyle olunca, 11 günlük bekleme fazla geliyor tabii eheh, üstelik aldığım şeylerden iki tanesi hediye. E-posta attım ben de. Sipariş ettiğim üç kitabın tedarik ediliğini fakat setin hala tedarik aşamasında görünüyor olduğunu, siparişlerimin bir doğum günü hediyesi olduğunu, bu sebeple herhangi bir aksilik olursa diye iki hafta önceden sipariş verdiğimi fakat on bir gün geçmesine rağmen tedarik bile edilemediğini, eğer bir iki gün içinde elimde olamazsa, hediye olduğundan ötürü siparişimi iptal etmek durumunda kalacağımı yazdım ve konu ile ilgili bilgilendirilmek istediğimi belirterek bitirdim. E-postayı attığımda saat 16,30 civarıydı. 
Saat 17.59’da “Kitaplarınızın durumu ‘tedarik edildi’ olarak değiştirilmiştir.”
Saat 18.18’de “Kitaplarınızın durumu ‘paket aşamasında’ olarak değiştirilmiştir.”
Saat 23.25’te “Kitaplarınızın durumu ‘kargoya verilmiştir’ olarak değiştirilmiştir.”
diye e-postalar aldım. Yarın da elimde olacak kitaplar muhtemelen.
İlk kez sipariş verdim bu siteden ve denemeden önce yorumlara bakarken siparişlerin biraz geç geldiği fakat onun dışında bir sorun olmadığı ile ilgili çokça şey gördüm. Ehahe, ama böyle olmasını beklemiyordum. Madem tedarik edilebilecek bir durumda, etsenize. İlla “acil gerekiyor” ya da “göndermezseniz siparişi iptal edeceğim” gibi şeyler mi duymanız lazım? İnsanlardaki zorlanmaya duyulan merakı anlayamadım, anlayamayacağım. Eğer ben o e-postayı attıktan sonra bana neden tedarik edilemediğini, sürenin niçin uzadığını, ne kadar zamanda elime geçebileceğini falan belirtselerdi “duyarlılarmış gene de” diyebilirdim. Fakat böyle olmadı. Otomatik e-postalar geldi çat çat. Tedarik edildi, kargoya verildi gibi. Yani zaten her durumda gelecek e-postalar. Yani ben bu e-posta’yı bir hafta önce de atsaydım, aynısı olacaktı. Hatta sipariş verdiğim gün atsaydım bile olabilirdi. Niye ben on bir gün boyunca “kargoya verildi mi acaba :/” diye tedirgin oldum? Hiç işte, iş olsun diye. Bu durumdan hoşlanmadım tabii ama fiyatlar cidden acayip. Bazı kitaplarda %33e varan indirimler oluyor; fakat ortalama %27 indirim diyebilirim. Duruma göz yumuyor olduğumdan ötürü kendimden utanıyor, “ama n’apalım, daha ucuz işte” diyor, sevgiler sunuyorum.
Şu sipariş süresi ile ilgili tutumları değişmezse müşteri kaybederler mi bilemiyorum, o onların derdi olsun. Neyse işte, eğer kitapların hemen elinizde olması gerekmiyorsa ve birden fazla kitap siparişi verecekseniz mutlaka bir bakın. Duyduğuma göre kitap siparişlerinizin yanında kahve ve kitap ayraçları falan hediye ediyorlarmış ama bilemedim, kitaplar elime ulaşınca belirtirim.
A, unutmadan. Gene okuduğum yorumlarda kitapların biraz kırışık geldiği ile ilgili bir şey vardı. Kişi geri gönderdiğinde de kabul edilmemiş mi, öyle bir şeyler. Fakat sitenin açıklaması var konu ile ilgili. O kişi, kitapları bir iki hafta sonra mı ne geri göndermiş bunlar yıpranmış diye. Öyle olunca da kabul edilmemiş, sorunun kimden kaynaklı olduğundan emin olunamadığı için. Kargonuzu aldığınızda açıp kontrol edip, o sırada belirtmeniz gerekiyor eğer herhangi bir sorun varsa. Buna da dikkat edin.
Rob389’u özlediğim doğrudur. İndirseler fiyatları keşke. İndirseler ya. İndirin.

Kuzey ülkelerine olan merakım 15 yaşında Finlandiya’yla ilgilenmeye başlamamla başladı. Şu an birileri neden kuzey ülkelerini sevdiğimi sorsa, ona tonlarca şey sıralayabilirim fakat 15 yaşıma denk gelen dönemlerde şu an sayabileceğim hiçbir şeyi sayamazdım ve şimdi düşününce, neden ilgi duymaya başladığımı merak ediyorum. Kimi Räikkönen’in bunda payının çok büyük olduğunu göz ardı edemeyeceğim tabii, eheh.
2004-2005 benim lise hazırlık okuduğum eğitim-öğretim yılı ve o senelerde MSN Messenger belki de bir daha hiç sahip olamayacağı popülariteye sahipti. Liseye yeni başlamış İngilizce öğrenmeye hevesli mini mini birler olarak, hazırlık yılında MSN’in nimetlerinden yararlanıyorduk ve en büyük nimeti meşhur Penpal sitelerinden yurt dışı arkadaşları edinip İngilizce’yi geliştirmeye(!) yardımcı olması(!) idi. Benim Finlandiya merakım üst düzeyde olduğundan ne kadar Fin varsa bulmuş, hepsini tek tek eklemiş, kabul edenlere de hiç bıkmadan, ülkelerine olan ilgilimi alakamı anlatmıştım. Sonra Fince öğrenmeye karar verdim; hatta kurs bile baktım fakat bulamadım. Bu internet arkadaşlarını kullanarak ve bulduğum online Fince eğitim ıvır zıvırlarına bakarak fazlaca temel düzeyde bir Fince’ye sahip oldum hehe.
Lise hazırlık senesinde, farklı ülkelerden birçok okul gelmişti bir proje kapsamında. Kurulan stantlara bakarken karşımda koskocaman Finland yazısını gördüğümde elim ayağıma dolaşmıştı. (O kadar heyecanlanmış olmam şu an abuk geliyor olsa da, henüz heyecanını yitirmemiş 15 yaşında bir kız olduğunu düşününce o kişinin, güzel de gelmiyor değil. Finlandiya standına heyecanlanılır mı ya, meheh.) O an aklımdan türlü türlü şeyler geçti tabii fakat gidip yapabileceğim en aptalca şeyi yaptım. Şu Fince meselesi aklıma geldi ve öğrendiğim fazlaca temel düzeydeki Fince’yi neden kullanmayayım dedim. Orada görevli Finlandiyalı bir kadının önüne atlayıp:
-Minä olen Yağmur! dedim.
Birilerinin bu dediğimi anlayabilmesi için Fince bilmesine bile gerek yok halbuki. Çok acı.
Güldü kadın. Gülümsedi daha doğrusu. Çok tatlılar ya, cidden. O da kendi adını söyledi ama unuttum şimdi. Sonra ona da Finlandiya sevgimden bahsettim. (Bahsettim deyince oturup kahve içerken anlatmışım gibi oluyor. Dediklerim hello, ay lav finland veri maç, its rili greyt kauntri’den öte değildi. Belki biraz daha ötedir, ama biraz. Böylelikle Finlandiya sevgimden bahsetmediğim kimse kalmamıştı. Eheh, o kadına da Kimi Räikkonen’in lafını ettiğimi hatırlıyorum.)
Ben söyledim, kadın hep gülümseyerek dinledi. Sonra bana bir cetvel, bir de kalem verdi. Tekrar söylüyorum, çok tatlılar, cidden. Az önce o cetvele gözüm takıldı, gözüm takılınca aklıma geldi bunlar, aklıma gelince buraya geldiler. Öyle.
Cetveli de, kalemi de hiç kullanmadım. Kıyamadığımdan kullanmadım. O zamanlar o cetvel ve kalem benim için “Finlandiya’dan gelen şeyler!”di. Ahah, şimdi de öyle galiba, kullanmaya kıyabileceğimi sanmıyorum bu saatten sonra. Bu olaydan bir sene sonra falan bir arkadaşım gitti Finlandiya’ya. Benim kuzey ülkeleri merakım azalmak yerine arttığından, onun gideceğini duyunca yakalayıp “Bana Finlandiya’dan yenmeyen, içilmeyen, giyilmeyen, kullandıkça bitmeyen ve oraya özgü ufak bir şey getirir misin?” dedim. Ufacık yeşil bir kurbağa getirmişti, camdan yapılmış. Benzerlerini rahatlıkla burada da bulabileceğiniz bir şeydi, üzülmüştüm. (Neyse ki yakın arkadaşım değildi, eheh.)
Yanılmıyorsam 2009 yılında gene yakın olmayan bir arkadaşım gitti Finlandiya’ya. O biliyordu zaten seviyor olduğumu fakat ben istedim gene bir şeyler. Oyuncak değil, süs eşyası da değil, ama bunların arasında kalmış bir geyik getirmişti bana hatta adını Yuropi koymuştuk. Yuropi’yi getiren arkadaşımla görüşmeye fırsat olmadan Amerika’ya gitti; geyiği de ortak bir arkadaşımıza verdi ondan alayım diye. Nedense ondan da alamadım. Görüştüğümüz halde alamadım ve mantıklı bir sebep söyleyemeyeceğim; yok çünkü. Sonuç olarak o geyik hiçbir zaman benim olmadı. Hiç görmediğim Yuropi’mi özlüyorum.
Geçen sene İsveç’e Erasmus dolayısıyla giden arkadaşım plak getirdi bana. Yakın arkadaş farkı başka oluyor. Dünyada çok popüler olan birinin değil, İsveç’e özgü birinin plağı. Ehahe, gördüğümde 15 yaşında Finlandiya standına bakan Yağmur’dan pek farkım yoktu çünkü “İsveç plağı!” diye bağırdım. Oluyor öyle.
Şimdi Finlandiya kalemim, Finlandiya cetvelim, Finlandiya kurbağam, İsveç plağım, birbirimizden ayrı olsak da içimde yaşayan Finlandiya geyiğim (Yuropi) ve IKEA’dan alınmış birkaç eşyam ile evimde kuzey rüzgarları estiriyorum. Gün gelip de İsveç’te çekirdek çitlediğim zamalarda buranın havasını orada estirmeyi unutmayacağım tabii. Gene de benden önce giderseniz, gelirken “yenmeyen, içilmeyen, giyilmeyen, kullandıkça bitmeyen ve oraya özgü” bir şey getirmeyi unutmayın.
Gene not: Cetvelin üzerinde Pohjois-Satakunnan Ammatti Instituutti yazıyor. Oraya gidince bir iki cetvel daha alacağım, lazım olur.

Yaşayacağınız dönemi seçme şansınız olsaydı, hangi zamanda yaşamak isterdiniz gibisinden sorulara verilen cevapları aklım almıyor.


Çünkü insanlar Ortaçağ’da, 80ler’de, Taş Devri’nde, Rönesans Dönemi’nde gibi çoktan geçmiş bitmiş dönemlerden bahsediyor ve tekrar söylüyorum, aklım almıyor.
Eğer geçmişe az da olsa merakınız varsa ve az çok biliyorsanız, illa ki kendinize yakın hissettiğiniz, “A, ne güzel dönemmiş yea” dediğiniz zamanlar vardır. (Tabii bunu o dönemleri hiç yaşamadan sadece size yansıyan hali ile söylüyorsunuz, o da ayrı. Ve tabii ki ben de söylüyorum, hiç farkım yok yani eheh.) Fakat bunlardan çok daha cazip bir şey var, çok çok daha cazip. Ya da bana çok cazip geliyor ve benimle aynı fikirde olan çok insan görmedim. Sorguladım da kendimi, ama yok, evet, benimki çok cazip.
Madem nereden geldiği ve nereye gittiği belli olmayan bir evren var ve biz de içindeki iğne ucu kadar bile olmayan mavi gezegenimizdeyiz, niye kimse bu gezegenin geleceği son hali görmek istemesin? Eğer seçebilecek olsaydım, dünyadaki son insanlardan biri olmak isterdim. (Gerçi ben zaten dünyadaki son insan olduğuma inanıyorum ve kimse bu düşüncemi değiştiremez, uğraşmayın bayım.) Dünyanın geldiği son hali görmek demek, o süreci görmek demek. Dünyanın son haline nasıl geldiğini görmek demek. Müthiş değil mi? 
Elektriği olmayan insanlara çok üzülüyorum, bilgisayarın b’sinden bile haberi olmamış insanlara çok üzülüyorum, öğrenmek istedikleri şeylere birkaç saniyede ulaşmayı hayal bile edememiş olan insanlara çok üzülüyorum, dünyanın her yerine gidebilme imkanı olmamış hatta dünyanın başka yerleri olup olmadığını hiçbir zaman öğrenememiş olan insanlara çok üzülüyorum. Evet çok üzülüyorum çünkü çok kötü. Günün birinde birileri öyle şeyler bulacak ki, bizim için “Yaa, bunlar olmadan o insanlar nasıl yaşıyormuş, çok ilginç!” diyecekler, birileri de bizim için üzülecek. Ve biz şu an ne olmadan yaşayabildiğimizi bilmiyoruz. Bilemeyeceğiz. Bilemeyeceğiz ya.
Teknolojinin kötü yanlarını falan unutun bu dediklerimi düşünürken, o çok başka bir konu. Dünyanın geldiği halin insan ilişkilerini etkisini falan karıştırmayın, çünkü ben gelinen zamanın mükemmel, çok iyi olduğunu falan savunmuyorum. Gelinen zamanı görmüş olmanın mükemmel bir şey olduğundan bahsediyorum. Dünya rezil bir yer. Ama birilerinin çıkıp da “Ben bu kadar kötü şeyi görmek istemezdim, bunları gördüğüm bir çağda olacağıma çok eski zamanlarda olurdum daha iyi” gibi bir şeyler demesi rahatını düşünmekten başka bir şey değil. Dünyanın şimdiki haline bu şekilde gelmiş olmamasını dilemek başka, insanlığın çok daha iyi bir ırk olmasını istemek başka ama eğer olmamışsa, eğer ortaya böyle zihnen rezil bir varlık çıkmışsa, kendi türünün geldiği son noktayı bilmek gerekir. Yani, ben merak ediyorum en azından. İnsanlık ne hale gelecek merak ediyorum. Dünyanın ne hale geleceğini merak ediyorum.
Ne kadar ileride olursan, o kadar geçmişi biliyorsun. Evrendeki son insan olma özelliğine sahip olacak insanların görecekleri, bilecekleri şeyleri düşünsenize. Onlar bizi bilecek, en basiti. Fakat biz onları bilmeyeceğiz. Çok kötü ya, kıskanıyorum. Evet, kıskanıyorum. Beni bilecekler ama ben onları bilemeyeceğim. Niye ya?
Tabii bu bahsettiğim insanın başka bir canlıya evrilmeden dünyanın sonunun gelecek olduğu fikrini kabul ederek söylediğim şeyler. Yoksa insan bambaşka bir şeye dönüşür, ama insan özelliklerini taşımaya da devam eder, sonra başka gezegenlere gider, sonra paralel evrenler arası geçişler falan olur, bilemem. Ah ya, bunlar olacaksa ve biz yaşayamayacaksak, bu da çok kötü değil mi?
OLUR DA ZAMANDA YOLCULUK YAPANLAR OLURSA LANET OLSUN ONLARA. BENİ BULUN AMA MUHAKKAK. (Onlar da var gerçi, henüz karşılaşmadım.)
Aranızda beni anlayanlar olduğuna inanıyorum.

Beş gün önce bugüne kadar yaşadığım en korkunç anı yaşadım.


Sadece korkunç değildi. İçinde birçok şeyi barındırıyordu ve barındırdığı şeylerin hemen hemen hepsini
en yoğun hali ile hissettirdi. Kendim için en çok istediğim şeyleri aklımdan sildi süpürdü, hatta o an her şey silinip süpürülmüştü benim için. Kendim bile.
13 Eylül akşamı, saat altı buçuk civarı. İşten geldi babam, her zaman geldiği saatte. Konuştuk ettik, mutfağa gitti sonra. Anormal bir durum yoktu benim baş ağrım dışında. O akşam, birkaç günlük baş ağrımı çekmeye devam ediyordum. (Ne biçim de ağrıydı yalnız, ona da korkmuyor değildim aslında “noluyor lan, bi’ şey çıkmasın şimdi beynimde” diye ehehe.) Hafiflemişti gerçi önceki günlerine nazaran. Evde olmamın sebebi de baş ağrımdı. Eğer başım ağrımasaydı, o akşam altı buçukta evde olmayacaktım.
Koltukta oturmuş bir şeylerle oyalanıyordum ki, babam mutfaktan koşarak salona geldi. Kıpkırmızı, mosmor, belki de yemyeşil. Bilmiyorum. Babamın gözleri iri ve mavidir. O renk değişimi içinde gözleri çok daha belirgindi ve dışarı fırlamaya uğraşıyorlardı resmen. Önce anlamadım ne olduğunu, tek gördüğüm şey yüzündeki renk değişimiydi. Üç beş saniyelik afallamamdan sonra babamın zıpladığını fark ettim. Bir de tuhaf sesler çıkardığını duydum. Koltuktan fırlayıp “N’oldu!” diye çığlık attığımı hatırlıyorum. Babam bir yandan zıplıyor, bir yandan acayip bir ses çıkarıyor ve bir yandan da nefes almaya çalışıyordu. O an vücuduma bir şey battı, tamamına. Bir kıskacın içine konulup sıkıştırılmış gibi hissettim. Dünyanın en soğukkanlı insanı olduğumu düşünürdüm. Yalan. Düşünme yetimi kaybetmiş gibiydim ve sadece babamı algılayabildim o an. Başka hiçbir şeyi değil.
Nefes alamamak demek, ölmek demek. Babamın karşımda nefes alamayaşını; üstelik bunu yapabilmek için çırpındığını gördüm. Babamın ölmemek için çırpındığını gördüm. Babamın gözlerindeki korkuyu gördüm. Babamın nefes alamama karşısındaki çaresizliğini gördüm. Babamın o an bana muhtaç olduğunu gördüm. Babamın o anki hisleri bana geçti. Babamın her şeyi o an bana geçti. Ve ben. Kendi çaresizliğim. Babama müdahale ederkenki acizliğim. Beni var eden insanın neredeyse elimden kayıp gidişini görecek olmam ama hiçbir şey yapamamam. Babamla göz göze gelip acaba son kez mi bakıyorum gözlerinin içine dedim kendime. O da dedi bunu, biliyorum. 
“Benim nasıl oluyor da elimden hiçbir şey gelmiyor?”
Babam, ben, zaman. Geçmedi. Her şey durdu, ben durdum, babam durdu. Ben nasıl bir acizim? Böyle olmaz, böyle gidemez. Ben de giderim, gitmezsem duramam. Babam. Bana “sahip olduğum tek şey sensin” diye insan. Sahip olduğu tek şey nasıl çaresizliği ile böyle yüzleşir ona karşı? Başımı ellerimin arasına götürdüm. Bağırdım gene birkaç kere. Nefes almaya çok zorlandığı noktalarda “Baba!” diye bağırdım. Çünkü ara ara daha kolay oluyordu nefes alması, sonra tekrar zorlaşıyordu. O zorlandı, ben baba dedim. Ben zaten on hep baba diyorum. Yeni bir şey değil bu. Başka bir şey yapmalıyım, başka bir şey demeliyim. İlaç? Ne olduğunu bilmiyorum, ne ne verebilirim? Sırt üstü yatsa? Yatmamalı. Daha çok tıkanabilir. Boğazına bir şey kaçmadı çünkü zaten ilk yaptığım şey sırtına vurmak oldu. Eliyle işaret etti, vurma dedi, vurmamalıydım. Bilmemek. Bilememek. 
Hiçbir şey yapmadan duracağına ambulansı falan arasaydın diyeniniz olmuş olabilir elbette. (Umarım dememişsinizdir lan, aptal mıyım ben?) Yukarıda bahsettiklerim aklımı kaybetmemi sağlamaya çalışırken, ambulansı aradım. Ardından annemi. O da işten çıkınca bir yere gidecekti o akşam, eve gelmeyecekti. Ambulansı aradım aramasına ama şak diye kapının önüne gelmediğinden, ambulans gelene kadar yaşadığım şey, yani yukarıda bahsettiklerim beni bırakmadı, boğuldum. O nefes alamadıkça ben de alamadım. O çırpındıkça benim her zerrem çırpındı. Onun burnundan çıkan sesi duydukça kendime lanet ettim.
Kalp krizi değildi, ilk akla gelen elbette o oluyor ama öyle olmadığını işaret etti. Nefes alamıyordu sadece. Yalnız eve geldiğinde, apartmanda tiner kokusu olduğunu söylemişti. Ben bütün gün evdeydim fakat fark etmedim o kokuyu. Ne zamanki babam çırpınarak salona geldi ve ben ambulansı aramaya gittim, o zaman, arka odaya geçince fark ettim o hayatımda daha önce hiç bu kadar şiddetlisi ile karşılaşmadığım tiner kokusunu. Ben de öksürmeye başladım sonra, öyle böyle değildi. Ambulansı arayıp salona döndükten sonra babam, nefes almaya çalıştığı sırada zar zor “Tiner mahvetti beni.” gibi bir cümle kurdu. O öyle deyince, pencere kenarında tuttum. Biraz iyi gibi oldu ama sonra tekrar tıkandı. Bu arada ambulans hala gelmiyor tabii, eğer olur da birisi kalp krizi gibi ani ölüme sebep olabilecek bir şey geçirirse yanınızda, ambulanstan pek medet ummayın. Sonra geldi, ters yöne girdi. Sokak dar, daha doğrusu sokağın genişliği normal de, beynine sıçtığımın insanları arabalarını sokağın sağına soluna park ettikleri için ambulans geçmekte zorlandı. Bağırmama fırsat kalmadan ters yöne devam etti ambulans. Babam arkamda çırpınıyor, ambulans ters yöne gidiyor. Sonra tekrar yola girdi, gelmeye çalışıyor fakat başka arabalar karşısına çıktı ambulansın, gene geçemedi. Ambulansın sesini duyuyor, yetmiyor görüyor, hala önüne çıkacak şekilde dönüyor mal. Neyse çekildi sonra, o arada ben ambulans diye bağırdım en üst kattan, boğazımı yırtarcasına. Duydular beni, durdular. Kapısı açıldı ambulansın, sağlık görevlileri çıktı içinden ama ne çıkış! Eve misafirliğe çağırdık sanki herifleri. Ağır ağır yürüyorlar falan, ambulans diye avazım çıktığı kadar bağırdığım halde. Ki acil’i aradığımda hastanın şikayeti ne sorusuna nefes alamıyor dedim. NEFES ALAMIYOR DEDİM ULAN, NEFES ALAMIYOR. DAHA HALA NEYİN RAHATLIĞINDASIN SEN? NE OLMASI GEREKİYOR HIZLI HAREKET ETMEN İÇİN? Koştum kapıyı açtım, bu sefer merdivenlerden yavaş çıkıyorlar. Tam küfür edecektim, geldiler öksüre öksüre ve görevlinin müthiş sorusu geliyor:
“Ne kokuyor burada ya? Ay ciğerlerim tıkandı. Ay yandı resmen.”
“Ne bileyim ya? Tiner kokuyor işte, hasta bu tarafta.” dedim. İçeri geldiler, babam hala nefes almakta zorlanıyor azalmış da olsa, görevliler bu sefer babama soruyor “Abi ne olmuş burada yeaa?”
Ebenin amı oldu.
Beni bir yandan annem arıyor, bir yandan da gideceği yerdeki (bir kuzenimin doğum günü vardı) akrabalara söylemiş “Şenol fenalaşmış, ambulans çağırmışlar, oraya gidiyorum” diye, teyzemler, anneannemler falan arıyor. Habersiz bırakmak da istemediğimden kısa kısa cevaplar vermeye çalışıyorum, bir yandan babam bir şeyler demeye çalışıyor şunu al bunu al yanına diye onları toparlıyorum, bir yandan görevlilerin götlüğü devam ediyor. Neyse sonra indirdiler babamı aşağı, hemen oksijen verdiler, kendine geldi. Fakat o rahat rahat ilk nefesini alana kadar, ben de nefessiz kaldım. Belki ondan daha nefessiz kaldım.
Bu arada apartman boşaltıldı o an. Ambulansın sesini duyunca cama çıktı bir alt katta oturanlar. Tiner kokusundan falan bahsedince, o da kokuyu hissettiğini hatta bebeğinin hafif ateşlendiğini, beş altı yaşlarındaki oğlunun da midesi bulandığını söyledi fakat tinerden olabileceğini düşünmemişler. Hemen indi aşağı onlar da, bebek kendine geldi biraz. Dördüncü kattakiler de inince apartman tamamen boşaldı. Bu arada koku üçüncü kattan geliyordu, yeni taşınan bir çift evin badanası ile uğraşmış o gün. Apartman dairesi gibi alanlarda kullanılmaması gereken, ağır gelecek bir tiner kullanmışlar. İtfaiye geldi, havalandırmayı açtılar vesaire vesaire. 
Nasıl ulaştılarsa, üçüncü kata yeni taşınan adama ulaşmışlar. Adam geldi, babam olayı anlatmak için gitti. Aralarında geçen diyaloğu bana da anlattı sonra babam, eğer o an, adamın ettiği o lafı duysaydım babam kadar sakin olmazdım. Babam adama kullandıkları tiner yüzünden zehirlendiğini, apartmandaki diğer insanların da kendisi kadar olmasa da tinerden etkilendiğini söylemiş. Sağlık görevlileri de çok kısa bir süre tineri solumalarına rağmen etkilendiler; hatta sadece apartmanın önünden geçenler bile öksürüyordu. Hatta hatta sağlık görevlileri herkese bağırdı, eğer apartmanda kalırsanız zehirlenirsiniz, inin aşağı diye. Babam bunları anlattıktan sonra adam şunu demiş:
“Bu kadarcık kokudan mı etkilendiniz?”
Orospu çocuğu. Ah duysaydım, keşke duysaydım o lafı. Babam neredeyse ölüyordu benim, it herif. Bir insan kapıdaki ambulansı göre göre nasıl o lafı eder ya? Nasıl eder? Bi’ de yetmezmiş gibi “biz alışkınız” demiş göt. Neyse ya.
İşte sonra annem geldi, ne oldu ne bitti o bu şu tantana. Babam da düzeldi. 
Benim sinirlerim çok bozuldu o gün. Olay sırasında ya da sonrasında koştururken falan sıktım kendimi. Ortalık yatışınca boşaldım ben de. Ben bi’ koltukta babam diğerinde oturuyordu. Birden ağlayarak gittim sarıldım babama. 22 yıldır ilk defa böyle aniden, koşarak, ağlayarak sarılmışımdır babama. Baba-kız ilişkileri değişik. Kimileri daha sık sarılır, öper, eder. Benim babam hiçbir zaman sert bir baba olmadı, ondan hiçbir zaman korkmadım hala da korkmam eheh. Ama sulu da değildi. Sevmez vıcık vıcık ilişkileri ki sanırım ondan geçti bana, ben de sevmem. Ahah, annem de öyle ya, o da sevmez. Benim bu şekilde birden sarılıp hüngür foşur ağlamaya başlamam babama çok dokunmuş, baya içlenmiş duruma. Yani, ben öyle sanıyorum. Olaydan sonraki beş gün evde değildim. Evde olmadığım günler içinde aradı hep “iyiyim ben” dedi eheh. Özellikle de ertesi gün. Ertesi gün akşam iki kez aradı, ikisinde de “Ben seni niye aradım biliyor musun? İyiyim demek için yani merak etme bir şey yok” dedi. Ben ikide bir aramak istemedim iyi misin diye, anladı bunu o da.
İki buçuk sene önce rahatsızlanmıştım. Boğazımın sağ tarafında bir yerler şişmişti, yumru gibi bir şey vardı orada. Sert bir şey ve büyükçe. İlk gün sallamadım, geçer dedim. İkinci gün oldu, geçmedi. Üçüncü gün, geçmedi. O noktadan sonra tırstım tabii. Yumurta gibi bir şey şişmiş orada, insanın aklına en kötüsü geliyor. Üçüncü gün boğazım da ağrımaya başlamıştı. Hastaneye gittik o gün, gidene kadar öldüm tabii eheh, ne o şişlik, tümör falan mı diye. İnsan istemiyor rahatsızlık çekmek, ölüm korkusu değil o. Çile çekme korkusu. Neyse öğrendik ki yıllardır beni rahat bırakmayan bademciklerim bu sefer biraz daha fazla şişeyim demiş, iltihap coşmuş, enfeksiyon ne yapacağını şaşırmış falan eheh. O arada da lenf bezleri şişmiş enfeksiyondan. Eeaah ya, bir hafta yatmıştım her gün dört iğne yiyerek. Aman. O zaman korkmuştum evet ama insan kendine korktuğunun kaç bin katı başka birisi için korkabiliyormuş, bunu öğrendim ben.
Hem Tumblr üzerinden, hem de Tumblr yazılarımı paylaştığım Twitter üzerinden bu yazıyı görebilecek insanlar arasında sırf benim bildiğim baya insan var babası artık onunla olmayan. Bilmediğim kaç kişi var kim bilir. Hatta bu bildiğim insanlardan bir tanesi benim lisede en yakın arkadaşımdı. Eğer bu yazıyı okursa bilir kendini, hatta bu kısmı okuduğunda gülümsetebilirim belki onu çünkü bilirim, üzülmüştür şimdi. Bu bahsettiğim olay onlar için hiçbir şey belki fakat kızmayın bana. Acı ölçülemez. Manevi hiçbir şey ölçülemez. Sizin acınız büyüktür, çok büyüktür, belki de az büyüktür çünkü bu baba ile olan ilişkiye de bağlı, bilmiyorum. Zaten kıyaslanamaz. Fakat benim anlattığım böyle bir acı değil, başında da söylediğim gibi, ben babamın çırpınışını gördüm. Hem öyle bir çırpınıştı ki, içinde yaşamadı bunu. Evde sadece kızı vardı ve onun gözünün önünde evde zıplaya zıplaya nefes almaya çalıştı. İlk birkaç gün o an gözümün önündeydi hep. Babamın mosmor suratı, dışarı fırlamış mavi gözleri, kulağımda nefes almaya çalışırken çıkardığı ses. Gitmedi gözümün önünden. Çaresizliğim gitmedi, çaresizliği gitmedi. Ben evde olmasaydım dedim, yoktu belki de şimdi. Bunu düşünmek çıldırtabilecek olduğu için düşünme derler. “İyi de, her şey olabilir” derler. “Yolda yürürken kafasına saksı da düşebilirdi?” derler. Düşebilir, araba çarpabilir, her bok olabilir evet. Ama o an olan şey onun nefes alamamasıydı. Ve benim için tek mühim şey o. Ve ben evde olmasaydım, evet o yoktu belki de. Ve ben genellikle o saatlerde evde olmam. 
Benim yaşadığım en büyük acı dedemi kaybetmekti. Beni tanıyanlar (iyi tanıyanlar) dedemin benim için ne demek olduğunu bilirler. Dedemle ilişkimi bilirler. Dede-torun olayından çok farklı olduğunu bilirler. En büyük acım odur evet ama ben o acımın içinde, babamın başına gelen bu olayda hissettiğim şeylerin çoğunu hissetmedim çünkü dedem öldüğü gün annem okula geldi; dedemi kaybettiğimi söyledi.
Şunu da belirtmek istiyorum. “Böyle şeyler insanların başına gelecek zaten, hazır olmak lazım” lafları benim çekebildiğim şeyler değil. Çünkü ben, bunu kavramış insanlardan biriyim. Ölümle ilgili düşüncelerim, gerek kendim gerek sevdiklerim, gerek tüm insanlık için olsun, benim bunu kendi yüzüme çarpmamı sağladı çoktan. Herhangi bir ağlak durumum da yok ve ölüm mevzubahis olduğunda da kaçmıyorum. “Ay susun susun tamam”cı değilim yani. Evet, olacak. Eğer ben daha çok yaşarsam babama da olacak, anneme de olacak. Ama sevgili okur, bu benim korkmama engel değil. Zaten herkes korkar. Herkes. Biz bastırmıyoruz.
Evet, 13 Eylül akşamı yaşadı babam bunu. Bu karmaşanın içinde aklımdan çıkmayan bir şey daha vardı. 14 Eylül, babamın doğum günü.

Bir Gram Instagram (Kafiyeli Başlık)


Başlamadan önce: Son dönemlerde her yazdığım yazının sonuna “okuyucuya not” kısmı koyma hastalığına tutulmuştum; işleri değiştirdim. Başlamadan önce daha havalı geldi, önsöz’den hallice. O zaman başlamadan önce belirteyim, aslında yazı sadece Instagram ile alakalı değil, o ve türevleri üzerine. Fakat yazıyı yazmaya iten Instagram olduğu için onun üzerinden gideceğim.
“Günümüz” ile başlayan cümlelerden hoşlanmıyorum. Yer yer fark etmeden kullanıyorum belki ama hoşlanmıyorum. Günümüz insanları, günümüz teknolojisi, günümüz sanatçıları, günümüz halısı, günümüz penceresi, günümüz endoplazmik retikulumu gibi. Kelimelere takılmak ve konuyu çok alakasız bir şekilde başlatmak, ardından “nasıl bağlayacağım şimdi peki?” diye düşünmek ayrı bir haz verdiğinden şu an bu cümleleri kuruyorum sizlere. Gerçi her defasında çok da alakasız başlamadığımı fark ediyorum, çünkü konu “günümüz” teknolojisinin bize kazandırdığı dijital fotoğrafçılığın, gene “günümüz” teknolojisi ile nasıl herkesi bir anda fotoğrafçı konumuna yerleştirdiği üzerine.
Instagram, çoğu insanın da bildiği/haberdar olduğu üzere akıllı telefonlar üzerinden sıkça kullanılan bir fotoğraf düzenleme/paylaşma programı. Analog fotoğraftan dijital fotoğrafa geçildiğinde başlayan ve hala devam eden “Fotoğraf nasıl bir sanattır (sanat mıdır) ve nasıl icra edilmelidir?” tartışmaları, ardından gelen Photoshop vb. fotoğraf düzenleme programlarının kullanımının fotoğrafçılığa aykırı olup olmaması sorunu, doğal fotoğraf ve yapay fotoğraf ayrımı, fotoğraf düzenlemenin ayrı bir sanat sayılması falan filan derken, bu işleri çok kolaylaştıran ve artık herkesin tek bir dokunuşla fotoğrafı çekip, efektini ekleyip, bir de anında paylaşmasını sağlayan bu programın varlığı birçok profesyonel(!) fotoğrafçıyı rahatsız ediyor. O denli ediyor ki, çok basit şeyleri göremiyorlar ve ben son günlerde buna çok fazla gülüyorum. 
Öncelikle, bir dijital kamera alır almaz karşılarına güzel bir kadını/adamı süsleyip koyup fotoğraflayan, güzel bir manzara gördüğü zaman sanki manzarayı var eden oymuş gibi davranan, tek yaptığı mahalle mahalle gezip zor durumdaki insanların zor durumlarını fotoğraflayıp (sokak çocukları, dilenen insanlar vs.) sonra da ardına bakmadan giden (kısacası insanların o durumlarını sadece kendi prestijini arttırmak için kullanan) insanların fotoğraf konusunda hiç düşünmeden ahkam kesmesi, insanların çat diye istedikleri fotoğraf efektlerine kavuşuyor olmasından çok daha rahatsız edici.
Peki insanlar neyi görmüyor?
İnsanlar öncelikle, Instagram vb programları kullanan insanların kendilerine “fotoğrafçı” demediğini görmüyor. Kimse fotoğrafçı olduğunu iddia etmiyor zaten. Instagram çoğunlukla eğlencelik bir araç. Basit bir program. Öylesine, o kadar.
İnsanlar, Instagram’ın kişinin fotoğraf algısını gözler önüne serebileceğini görmüyor. Bu çok önemli. Tıpkı bir blog yazısı gibi, tıpkı Twitter’da yazdıkları gibi. Nasıl ki yazdıklarını okuyunca kişi hakkında az çok bilgi sahibi olunabiliyor; Instagram da insanların fotoğrafa nasıl yaklaştıklarını gösterebilen bir program. Demek istediğim, birinin çektiği herhangi fotoğrafa eklediği herhangi bir efektten yola çıkarak onun fotoğraf algısını görebilmeniz mümkün. Bu hemen olabilecek bir şey değil fakat o kişiyi sürekli takip ettiğinizde, bir zaman sonra olaya nasıl yaklaştığını görebiliyorsunuz. Üstelik bunu kendinizde de deneyebilirsiniz. Eğer fotoğrafa önceden bir merakınız yoksa, fotoğrafa ilginiz var ama ilgilenecek fırsatı yaratamadıysanız bu tarz programları kullanarak renkler, ne tür bir düzenlemenin çektiğiniz şeye daha çok yakışacağı gibi şeyleri yavaş yavaş kavrayabilir, görebilirsiniz. Böylelikle Photoshop gibi kapsamlı programlara geçtiğinizde duruma tamamen yabancı olmazsınız.
İnsanlar, çoğu zaman kıskançlıkları yüzünden bu programlara karşı çıktığını göremiyor. “Ben bununla uğraşıyorum, yapıyorum, ediyorum, vakit harcıyorum, adam tek bir hareketle efekti fotoğrafına ekliyor!” gibi çıkışlar duyuyorum, duyuyoruz. Bu efektleri yapan ve insanların hazır hali ile kullanımına açan da bu işle uğraşan insanlar zaten. Onlar kendi verdikleri emekleri insanlarla paylaşıyor. Yani ortada bir emek hırsızlığı asla söz konusu değil. Üstelik, birçok program bunu fazlasıyla kolaylaştırdı zaten, sadece Instagram değil. Profesyonel fotoğrafçıların kullandıkları programlarda da işler iyice kolaylaşmaya başladı. Şu efektler hazır halde olmasaydı da, kapsamlı programlar sayesinde bunları yapmak zaten çok kısa sürecekti. Yani bunun alıp herkesçe kullanılıyor olmasına takılmak bana o kadar basit geliyor ki, insanların kendi yetersizliklerini su yüzüne çıkarması gibi. Çünkü şunun bilinmesi gerekiyor: Bu işle gerçekten uğraşan insanların yaptığı şeyi Instagram yapamaz. İyi bir fotoğrafçı, iyi bir fotoğrafçı olduğunu yaptığı işlerle belli eder. Zaten fotoğraf sadece efekt değildir, bu sebeple üç beş tane efektin insanlara batması anlaşılır gibi değil. Fotoğrafçıyım diyen insanın buna takılmasına ise söyleyecek bir şey bulamıyorum. Adamın gidip arkadaşları ile yer içerken çektiği fotoğrafa bir şeyler ekleyip paylaşmasını dert ediyorsa fotoğrafçı, kendine ve yaptığı şeye güveni yoktur. Fotoğraf da çekmesindir zaten.
Şimdi, kendimce en önemsediğim konuya, insanların “görme isteği”ne geçeceğim. İnsanlar, karşılarındakinin “görme isteklerini” görmüyorlar ve ben buna çok üzülüyorum. Şöyle ki, fotoğraf temelde tek şeye hizmet eder; o da “anı yakalamak, dondurmak”tır. Burada asıl mesele, o anı nasıl görmek istediğimizdir, bu da ikiye ayrılır:
1- Görünen an. Olduğu gibi, o an gerçekte nasıl var olduysa, o.
2- Görmek istediğimiz an. Şu anki gerçeklik kavramı içinde var olmayan fakat bizim görmek istediğimiz. En özet hali ile, bir çeşit hayal.
Zamanı olduğu gibi somutlaştırabiliyoruz fotoğrafla. İstediğiniz bir durumu makinenizin deklanşörüne basarak dondurduğunuzda, o an nasılsa o şekilde karşınızda durur. Herhangi bir aksi durum olmadığı müddetçe de sizinle kalır. Otuz yıl önceki bir fotoğrafa baktığınızda, otuz yıl önce nasıl olduğunu görürsünüz.
Fotoğraf efektleri fotoğrafları olmadıkları hale getirirler. Yani aslında, durumları olmadıkları hale getirirler. Örneğin bir deniz manzarası çektiniz. O an hava kapalıydı. Siz düzenleme programları sayesinde kapalı havayı bir anda güneşli bir havaya çevirebilirsiniz. Güzel bahçeli bir ev gördünüz, çektiniz. O bahçede olmasını istediğiniz birini, düzenleme programları ile bahçeye ekleyebilir, baktığınızda istediğiniz kişi sanki o bahçedeymiş gibi görebilirsiniz. Sonsuz örnek sayabilirim böyle. Demek istediğim ise gayet açık. Siz bazen “ee, orijinali böyle değil ki bunun yea, efektlerle bambaşka bir şey yapmış!” dediğinizde, farkında olmadan insanların görmek istediklerine karşı çıkmış oluyorsunuz aslında. Bu tıpkı “hayal o ya, olur mu öyle şey?” demek gibidir. İnsanlar hayal ettikleri şeylerin gerçek olduğunu söylemez zaten, zihninde var eder. Abartıyor gibi gelebilirim size. “Ne kadar büyüttün gözünde fotoğraf efektlerini, insanlar bunu görmek istediğim meselesi haline getirmiyor, öylesine koyuyor işte güzel olsun diye” diyebilirsiniz, doğrudur, öyle yapanlar da var. Fakat küçümsememek lazım insanların fotoğrafla da olsa yarattıklarını. Onun yarattığı, onun görmek istediği oysa, bırakın öyle kalsın.
Bir kadın kaşını bıyığını alarak, makyaj yaparak mesela, değişir. Bir erkek en basitinden saçına jöle sürerek, değişir. Olmadığı gibidir. En doğal insan, kendine hiç dokunmayan insandır. İnsanın kendi üzerine uyguladığı en ufak şeyler bile, onun doğallığını bozar. İnsanın bile en doğalını görmezken, bir telefon kamerası ile çekilmiş fotoğrafın ne kadar doğal olup olmadığının bu denli tartışmaya çevrilmesi? Bu denli karşı çıkılması, rahatsız olunması? İlgilenecek hiçbir şeyi kalmadı insanların sanki. Böyleymiş gibi. İnsanlar konuşamıyor artık, tartışılabilecek şeyleri değil, tartışmaya fazlaca kapalı olan şeyleri tartışıyor. Yazık.
Bir de insanların ne çektiğini tartışmak var. Ben “yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat”cılardanım. Bu sadece Instagram’a özgü bir şey değil tabii, tüm fotoğraflar için söylüyorum. Fakat yediğini içtiğini çekene de bir şey diyemiyor insan.  Hem fotoğraf anı yakalamaktır deyip hem de kendi istediği anı yakalamış olan insana “Niye çekiyorsun bunu?” demek çelişkiden de öte. Gerçi bu farklı bir konu, o sebeple fazla bir şey söylemeyeceğim çekilen şeyler hakkında.
Eğer konu hala “fotoğrafçılık elden gidiyor” meselesi ise, bu konuda fazlaca atıp tutan fakat dijital makine kullanan insanlara şunu söyleyeyim. Ben analog makine kullanıyorum. Hala nereden ucuz film bulurum, bayat film mi alsam, nerede yıkatayım gibi şeylerin tartışmasını yapıyor ve bundan büyük bir haz duyuyorum. Benim gibi birkaç arkadaşım daha var analog makine kullanan ve dijitale tercih eden. Ve hepimiz aynı zamanda Instagram da kullanıyoruz çünkü telefonlarımız buna izin veriyor. Biz de çat çat istediğimiz şeyi çekiyor, çat çat efekt ekliyor, çat çat paylaşıyoruz ve bunda fotoğrafa aykırı bir şey göremiyoruz çünkü yaptığımız şeyin çok büyük bir fotoğraf sanatı olmadığının farkındayız, bilinçliyiz. Biz fotoğrafın iyisinin iyi makine ile, iyi efekt ile alakalı olmadığını da biliyoruz. Fotoğrafın iyisinin insanın bakış açısı ile doğrudan orantılı olduğunu ve bir insanın elinde zirilyon tane imkan olsa da bakış açısı iyi değilse, çektiği fotoğrafın iyi olmayacağını kavradık, gördük. O yüzden insanların ufak uğraşlarına karışmıyoruz hatta o ufak uğraşlara bizler de sahibiz.
Instagram kullanarak çektiğim ilk fotoğraf reçellerle dolu bir raftı. Çünkü reçeller güzeldi, reçel kavanozları da güzeldi.