Eylül 22, 2013

bazen en güzeli gürleyen pazarlar oluyor. sabahları.

şüphesiz, en güzel alarm yağmur sesi. uyuyanı uyandırırkenki başarılı halleri, uyumayanı uyuturken daha da belirgin. damlaların düşüp çıkardığı sesi sahiplenmek yağmur için kolay olmuş olmalı. halbuki yağmurun sesi yok, yağmur sessiz. 
en sevimsiz günün en huzurlu sabaha sahip olması bir çeşit ying yang gibi. insan pazar sabahı gökyüzüne baktığında istediği her yerde olabilir. çekilmişlik ne güzel. herkes dünyayı bana bırakmış gibi hissediyorum. bugünlük senin olsun, ama uçlarını kıvırma sakın. alıyorum, bakıyorum. hah, sen çok itinalı davranmışsın da sanki.
ıslanınca düzeliyor işte, dedim. rüzgarın rengi gri olmalı. ayrıca sonbahar bilmem ben, güzdür o. bugün benzemek istedim. bir sabahı kıskandım ilk kez. gürültüm gökle bir olsun istedim. olmadı. ben de sadece dinledim.
geceleri bilinci kapatmamanın benim için bir tercih olduğu her durumda bu avantajımı kullandım. uyumayın cumanın ertesindeki gecelerde, uyumayın pazar sabahları, uyuyun pazar günleri.

Temmuz 31, 2013

"iki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka biriydi. düşünüyordu: ‘çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona bir şeyler yapmış. salt çıkarını düşünen kişi değil. insanlarla barışık. onun büyük işler yapacağı umulur. ama beş-on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu. asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.’"

Temmuz 09, 2013

"bana köfteler hazırlayın salatalar hazırlayın bir de pencere
oturup umutla bir şeyler unutayım"

Temmuz 05, 2013

uyumadım. henüz.

fikirlerimden de, sahip olduğum için kendimce övündüğüm farkındalığımdan da memnun değilim. gene de başka türlüsünü istemezdim. biri olmasaydı diğerleri de olmazdı. birbirini doğurdu hep. doğurmaya da devam ediyor. doğumun mucizevi bir şey olduğunu düşünmüyorum. bazı fikirler doğarken, tıpkı bebeğin doğumda annesine verdiği acı kadar acı veriyor sahibine. sonrasında getirdiği bir mutluluk ya da bu acıya değer diyebileceğimiz bir ödülü de yok üstelik. tam tersi, sizinle olmaya devam ettikçe boğan cinsten. kurtulma çabaları ise hep bir sonrakine gebe.
yağmur ormanlarında yaşayan bazı kabile insanlarının, başka besin kaynakları olmadığı için maymun yakalayıp yedikleri bir belgesel izledim. sonra birinin bir yazısını okudum; yüzleştim. ardından cama çıktım, balkon demirine bir güvercin kondu. durdu, durdu. güvercinler hisseder. bunu bugün uydurdum. uydurduğum bir şeye inanmak benim en tabii hakkım. bugünden sonra, güvercinler hisseder. o gitti, ben de içeri girdim.
belki uyurum. henüz değil.

Temmuz 02, 2013

diyor kafka; kararlar’da:

"bu yüzden en iyisi her şeyi sineye çekmek, ağır bir kitle gibi davranmak, kendini rüzgarın önüne kattığı bir nesne gibi hissetmek, bir ayartıya uyup da gereksiz bir adım atayım dememek, başkalarına boş boş bakmak, pişmanlık duymamak, sözün kısası yaşam denilen şeyden kalmış en küçük artığın varsa hepsini kendi elinle çökertip ezmek, yani o en son gömüt sessizliğini daha da büyültmek ve ortada bir başka şeyin varlığına izin vermemek.
böyle bir durum için karakteristik bir devinim, serçe parmağın kaşlar üzerinde gezinmesidir."

Haziran 23, 2013

“eve vardığımda hava aydınlanmaya başlamış oluyordu, yatmanın bir anlamı kalmıyordu, babamla oturup düşünmeye başlıyordum; aptal insanlar haykıramadıkları için midelerinde kara bir delik oluşuyordur mutlaka, diye düşünüyordum mesela.”

Nisan 26, 2013

"Bu yazıyı okurken vücudunuzdaki proteinleri oluşturan azotun yarısından fazlasının bir yapay gübre fabrikasında devasa enerji harcanarak damıtılan havadan geldiğini hatırlayalım."

Yeni Bir Çağ - Antroposen

Nisan 18, 2013

birileri birilerine hakaret ettiğinde, hakaret edene hakaret davası açmak dünyanın en saçma şeylerinden biri. hakaret davasının varlığı bile saçma. işi ifade özgürlüğü ile ele almayacağım; alırsam da belki başka bir yazıda. bahsetmek istediğim şey başka. hakaretin insan üzerindeki etkisi söz konusu burada. değerlere hakaret, onur-gurur vb. şeyleri kıran sözler, küfür. bunlardan dolayı canınız yanarsa hakaret davası açabilirsiniz. hatta belki de kazanır; o kişiden hiçbir gerçekliği olmayan sözde özür ya da belli bir miktar para alarak neyinizi tatmin ediyorsanız edebilirsiniz. ama kimseye, size “seni sevmiyorum” ya da “senden nefret ediyorum” dediği için dava açamazsınız. çünkü içinde hakaret sınırlarına dahil edilmiş kelimeler yoktur. onurunuz ya da gururunuz koruma altındadır ama siz kırılmışsınızdır. bu noktada sizin kırılmış olmanız önemli değildir ama. çünkü yasalar bununla ilgilenmez. bir hakaretin üzerinizde bırakacağı etkiden çok daha şiddetlisini bırakmıştır; fakat küfür içermediği için yasalar önünde değeri yoktur.
biri size olan nefretini dile getirdiğinde dava açmanız ne kadar saçmaysa, küfür edildiğinde dava açmanız da bir o kadar saçma bu yüzden. canımızı acıtan şey düşünceler ve o düşüncelerin sözlere dönüştüğü haliyse; onlardan kaçışımız yok. olmamalı da.

Nisan 16, 2013


bu yazın en güzel haberlerinden. iki temmuz iki bin on üç. sıcak istanbul temmuz’u, izlanda’dan gelen soğuk havayla serinleyecek.

Nisan 15, 2013

Nisan 05, 2013

“marksist eleştiri ekonomik koşulları ve toplumdaki sınıf çatışmalarını esas alır ve olayı bunlarla açıklar. örneğin; sanatın kökeninde ‘iş’in yattığını, ilkel toplumların yaşamak için giriştiği faaliyetlerden doğduğunu; romanın orta sınıfın güç kazanması sonucu ortaya çıktığını, ‘sanat için sanat’ öğretisinin kapitalist düzende sanatçının toplumdan koparak kendini yabancı görmesiyle başladığını ve burjuva sınıfına karşı bu tutumun ‘her şeyin satın alınabilir bir meta haline geldiği bu dünyada sanatçının meta üretmeme kararından’ doğduğunu gösterir.”

Mart 26, 2013

“ama ben ne baharın kokusuyla, ne de insanın içine, iliklerine kadar işleyen bu ılık havayla oyalanabilirim. içimdeki bu isteksizlik dedim ya bir kere, nedenini bulmalıyım. anlamalıyım. açıkça, elle tutulurcasına bu isteksizliği tanımalıyım. bulamazsam uydurmalıyım. isteksizliğime bir neden uydurmalı, sonra da buna inanmaya bakmalıyım. başka türlü rahat edemem. düşünemem. erken gelen bu baharın sabahını tadamam. bir öyküsü, başladığı bir yeri, başladığı bir anı olmalı bu isteksizliğin. bir süreci olmalı. işin içine başka insanlar, başka bir insan karışmalı. yer, zaman, olay, bütün bunlar bulunur nasıl olsa. ama bütün bunların ortasına, bütün bunları bağlayacak bir düğüm noktası olarak gelin de bir insan bulun.”

Mart 22, 2013

"uyandığım zaman, bir gün önce bıraktığım her şeyi sıcak bir aydınlık içinde buldum."

bu cümleyi okuduğum an, içinde bulunduğum o adsız şeyin çaresizlik boyutunun düşündüğümden daha yüksek olduğunu anladım. insanların sıcak aydınlıkları varmış. benimkiler ise soğuk bile değil. soğuk olsa severdim zaten, soğuğun samimiyeti sıcakta yok. hiç olmadı.
sıcak aydınlıklar da hiç olmadı. uyandığım zaman ilk düşündüğüm şey uyuduğum anlar oluyor hep. uykuyu kavramaya çalışmak ve uykuyla yok olmanın aynı şey olduğunu düşünmek. bir gün önce bıraktıklarım ise, ben olmasam da onların var olmaya devam edeceğini haykırıyor bana adeta. sadece kendime ait eşyaların bulunduğu alanlarda olmayı çok severim fakat o çok sevdiğim şeylerin bile bana kafa tuttuğunu düşünüyorum ara sıra. üstelik, ben onların üstünlüğünü çoktan kabul etmişken.
ha, sıcak aydınlıklar. bu dünyada insanları kandırmayı en iyi beceren şey gün doğumudur. hiçbir şey demeden çok şey vadediyor ve insan, bu vaat karşısında kayıtsız kalamıyor, inanıyor. her yeni gün, sanki her şeyi değiştirip daha iyiye götürecekmiş gibi yapıyor. sonra gün boyu “bi’şey olacakmış” gibi, “bi’şey olacak ve her şey daha iyi olacakmış” gibi hissediyorsunuz. gün sonunda size kalan tek şey ise ertesi gün doğumunun vaatleri oluyor. bu yüzden bazıları için gün doğumu değil, gün doğumundan bir süre öncesi güzel. havanın aydınlığı getirmeden önceki dakikaları. koyu lacivert anlar. bu koyu lacivert zamanları izleyip tam aydınlığın geldiği anda uykuya dalmak en zevkli şeylerden biri. çünkü gün sizi kandırmaya başlamadan, onun sesini kesmiş oluyorsunuz.
evet sıcak aydınlıklar. güneşin bile getirmeye gücünün yetmediği sıcak aydınlıklar. güneş mi getirir, onu da bilmiyorum ya gerçi. insan görmediği, bilmediği bir şeyi tanımlayamıyor, zorlanıyor. şu an tek bildiğim, birilerinin sıcak aydınlıklara sahip olduğu. emin olduğum şey ise, sıcak aydınlıklara sahip olamayacağım.
sıcak aydınlıklarınız varsa, bir gün önce bıraktıklarınızı çıkarın ve önce kendinizi bulun onun içinde. kıyafeti giymek, elinizde taşımaktan daha iyidir çünkü.

Mart 15, 2013

"sözcükler böyledir işte, durmadan kılık değiştirir, birbirinin peşine takılırlar, ne yöne gittiklerini bilmezler sanki ve içlerinden ikisinin ya da üçünün ya da dördünün, örneğin bir kişi adılının, bir zarfın, bir eylemin, bir sıfatın kendi halinde öylece birdenbire ortaya çıkıvermesiyle, heyecanımız cildimizin yüzeyine ve gözlerimize kadar karşı konulamaz biçimde yükselir, duygularımızın içine hapsolduğu barajı yıkar, kimi zaman da bu basınca dayanamayan sinirlerimiz olur, çok fazlasını yüklenmiştir, her şeyi yüklenmiştir, cendere içindedir."

Mart 10, 2013


shine’ın donduran sahnesi. bilmiyorum kaçıncı kez izliyorum, hala nefes alamıyorum izlerken. çünkü david helfgott’un babasının da dendiği gibi: “rachmaninoff is the best.”

Mart 07, 2013

okuldan, içinde türlü türlü kağıtların, maket malzemelerinin, çizim alet edevatlarının bulunduğu ve üzerinde “art bag” yazan fakat konuyla hiç alakası olmayan, oraya buraya çarpıp fazlaca sinir eden ve ağırlığı ile de taşıması oldukça zor olan; fakat mimarlık öğrencilerine en büyük artistliklerini veren 70x100 cm boyutlarındaki devasa çantalarımızla çıktığımız günlerden birinde, bir arkadaşın şu an anımsayamadığım bir şeysi için alışveriş merkezlerinden birine girmiştik. malumunuz, buralarda çantalarınızı cihazlardan geçirmek zorundasınızdır, çantanın devasa olması buna engel değildir. o gün maketle uğraşılmış bir gün olduğundan, çantada maket bıçaklarımız da -ki halk arasındaki adı falçatadır- vardı. son derece kesici olan bu aletler x-ray’de görülünce, bıçakları çıkarıp bırakmamızı istediler, çıkarken geri alırsınız dediler. biz de abartmışız, ikişer üçer atmışız o maket bıçaklarından çantaya eheh. neyse biz de çıkardık teslim ettik bıçakları, kimseyi kesmeyeceğimize kendilerini inandırmış olduk.
okulda da, kapıda her gün sözde çanta kontrolü var. “lütfen çantalarımızı açalım” sesleri eşliğinde giriyoruz ve yaptıkları tek şey çantanın açılmış fermuarının bir ucundan tutup, çantayı çeyreği kadar bile açmadan göz ucuyla bakmak oluyor. buna rağmen çantayı göstermeyi unutanlara ya da ne bileyim, açmakla uğraşmak istemeyenlere falan (bazen normal zamanlarda bile bakmayıp, insanlar sınava yetişmeye çalışırken direttikleri oluyor çünkü) kızıyorlar. yalnız şöyle bir durum var, bu bizim çizim ıvır zıvır çantalarımıza kimse bakmıyor. kolunuzdaki ufacık çantaya bazen dikkatli dikkatli bakıyorlar ama o kocaman çantaları taktıkları yok. onlarla ne isterseniz sokabilirsiniz yani içeri.
alışveriş merkezinde tehlikeli gördüklerinden maket bıçaklarını alıyorlar, okullar ise gerçek tehlikenin farkında değil bence. öğrencilerin okula silah ya da döner bıçağı sokmamasını engellediklerinde güvenliği büyük ölçüde sağladıklarını düşünüyorlar fakat mimarlık öğrencilerini unutuyorsunuz ehehehe. düşünsenize, faça atabiliriz her an.
not: iç mimarlık, endüstri ürünleri tasarımı vb. gibi tasarım bazlı bölümlerin  çoğu dahil tabii bu gruba. sadece mimarlık diyerek bölümümü soyutlamak istemiyorum. gene de mimarlık daha tehlikeli gibi. meheh.
gene not: hiçbir öğrencinin maket bıçağı ile yapacağı şeylerden sorumlu değilim, bana ne. görevimi yaptım, uyardım.
bir daha not: okullarda maket bıçağı kullanımı yasaklanırsa çok gülerim.

Şubat 28, 2013

tüm kendine saklamak isteyenler yalan söylüyor. ben de dahil.

saklamadığında olacaklardan korktuğunu kimse söylemiyor. “insanın kendine ait olmalı” diyor önce, sonra fark ediyor ki kendinden başkasına ait olması zaten mümkün değil. bunu kendine kalkan edinemeyeceğini anlayınca da “sadece kendinde kalmalı” diyor hemen. sandığından çıkarınca gösterebileceği kimsesi olmadığını ya kabul edemiyor, ya da ediyor; fakat kabullenemiyor. hem kabul edip hem kabullenememekte ise anlatım bozukluğu yok. bozukluk sadece bizde.
halbuki bulsak nasıl da dökeceğiz. tüm o sığındığımız bende kalmalı zırvalarının birer birer benliğimizi terk edişini gördüğümüzde gerçek şaşırmayı yaşayacağız. bugüne kadar hiç şaşırmamışım dedirtebilecek bir şaşırma olacak bu. boşunalık belleklerden silinecek, en azından o anlığına. ulaşımın anlamının değiştiğini ya da geçek anlamına kavuştuğunu göreceğiz. bu hiçbir zaman olmaya da bilir. birden fazla kez ola da bilir. ne hiç kimseden, ne tek kişiden, ne de çok kişiden bahsediyorum. belki de hepsinden.
benden çıkanlarla bana benzer bir şeyler yapılması fikrinden çıkıp benden çıkanlarla ben yapıldığını düşünüyorum. saklayanlar hep benzerler yapıldığı için sakladı. böyle olduğunu bildiği için. böyle olacağını bildiği için. içindeki dışarıya asla içindeki olarak çıkmadığı için. buna müdahale şansımızın olmaması, acizliği bir kez daha su yüzüne çıkarıyor üstelik.
belki de en çok istediğimiz şeyin en istemediğimiz şey olduğuna inandırdık kendimizi. böyle olduğunu kendime kanıtlayabilmem için benin ben olarak gitmesi lazım. zor, çok zor. imkansız değil. olmamalı. yalana son verebilmek için.
leos carax, lafca (los angeles film eleştirmenleri birliği)’nın holy motors’a verdiği “yabancı dilde en iyi film” ödülünü almaya gitmedi ya da gidemedi, bilmiyorum fakat gönderdiği mesajı defalarca okumaktan kendimi alamıyorum:
“merhaba, ben leos carax, yabancı dilde filmlerin yönetmeni. hayatım boyunca yabancı dilde filmler çektim. aslında yabancı dilde filmler tüm dünyada çekiliyor, tabii amerika hariç. sadece amerika’da yabancı dilde olmayan filmler yapılıyor. tahmin edilebileceği gibi yabancı dilde film yapmak çok zordur çünkü var olan dili kullanmak yerine yeni bir dil icat etmek zorunda kalırsınız. ama gerçek şu ki, sinema yabancı bir dildir, hayatın öteki tarafına yolculuk yapmaya ihtiyaç duyanlar için icat edilmiş bir dil. iyi geceler.”

Şubat 23, 2013


saharaltı afrika’da, 12 yaşında bir kız çocuğunun (ve onun gibi birçok çocuğun daha) köyünden kaçırılıp, asilere savaşmaya zorlanması ile başlayıp, iç savaşların iç yüzü ile birlikte bizlere afrika’da çocuk olmayı, kadın olmayı, aile olmayı, aşık olmayı ve yaşam mücadelesi vermeyi o kaçırılan 12 yaşındaki kız çocuğunun gözünden aktaran kanada yapımı bir film rebelle. 2013 akademi ödülleri yabancı dilde en iyi film kategorisine de aday. filmle ilgili çok fazla şey söylemek istemiyorum çünkü bunun bir sinema yazısı olması niyetinde değildim. filminin vesilesi ile yaşadığım dünyadan bir kez daha nefret etmemi sağlayan bir şey öğrendim. bahsetmek istediğim şey de bu.

filmdeki çocuklardan biri albino. siyah ve albino. albinizmin sadece beyaz ırka ait bir hastalık olmadığını zaten biliyoruz fakat filmde albinoların yaşadığı bir mahalle vardı. ben de neden albinoların yaşadığı ayrı bir mahalle olduğunu, genellikle belli bölgelerde mi yaşıyor olduklarını falan araştırmak istedim fakat çok farklı şeyler gördüm. afrika’da yaşayan albinolar bir süredir -kötü bir tabir olacak- resmen avlanıyorlarmış çünkü derileri, saçları vs. çok yüksek fiyata satılıyormuş. büyücüler, albinoların türlü vücut parçalarından iksirler falan hazırlıyormuş. ekşi sözlük’te de 11 yaşında bir afrikalı albino’nun cinayeti ile ilgili şöyle bir link var: http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/africaandindianocean/swaziland/7956458/Albino-girl-11-killed-and-beheaded-in-Swaziland-for-witchcraft.html (ventolin rumuzlu yazar paylaşmış linki, kaynak belirtmeden geçmek istemedim.)

her geçen gün daha fazla tiksiniyorum insan ırkından ve benim de o ırka mensup olmam hiçbir şeyi değiştirmiyor. 

Şubat 22, 2013

Şubat 12, 2013



uzunca bir süre makinemi elime bile almamıştım fakat havayı güzel bulduğum günlerden birinde çıktım ve çektim. son çektiğim fotoğraflar arasında en fazla şu ikisini beğeniyorum. kışın çekilmiş sonbahar fotoğrafları gibi görünüyorlar gözüme. o sebeple fazlaca hoşuma gittiler.
fotoğraflar bahane aslında. söylemek istediğim farklı bir şey var eheh.
bir müddet aradan sonra tekrar anladım ki filmi makinelerin hissettirdiği şeyi dijital makineler asla asla asla hissettiremiyor. filmi bitirdikten sonra fotoğrafçıya götürdüm. "yarın bi' uğra, muhtemelen yetişir ama olmazsa ertesi gün alırsın" dedi. o yirmi dört saat geçmedi resmen. öyle heyecanlandım ve sabırsızlandım. merak ettim fotoğrafları deli gibi. analog makine ile ilk çektiğim fotoğraflardan sonra, o ilk götürdüğüm filmi beklerkenki sabırsızlığımın aynısını yaşadım. çok güzel ya o şey, hehe.

şimdi bir film daha var elimde. birazdan götüreceğim onu da. yarın ya da çarşamba günü elimde olacak fotoğraflar ve ben gene aynı sabırsızlıkla bekleyeceğim. bir iki hafta önce dijital makine alma fikri geçmişti aklımdan, şimdi gene vazgeçtim. 






Şubat 10, 2013

istanbul’un en sevdiğim yerinde, çok güzel iki insan var karşımda. onları duyan bu insan yığınının içinde; dinleyen tek kişi benim. bu güzel iki insanın duymak ve dinlemek arasındaki farkı bildiklerine emin olmakla bilmekle, sadece duyulmak mı istiyorlar yoksa dinlenmek mi; bilmiyorum. ben dinliyorum.
bir sokakta oturuyorum. şapkalı, açık mavi ceketli, gözlüklü. güneş gözlüklü. boynunda atkısı, bir de atkısına sarılıp ısınmaya çalışan kemanı var. ve bir ceketli, şapkalı çocuk daha. gözlüksüz bu sefer. onun gitarı, ısınmak isteyen kemana inat sanki ısıtmaya çalışıyor gibi fakat şansı yok. bunu biliyor ve takip ediyor sadece. kemanı takip ediyor. peşinden gidiyor.
şarkıyı bilmiyorum. daha önce hiç duymadım. çaldıkları melodinin üzerine yazılmış herhangi bir kelime yok. bu kelime yoksunluğundan ötürü (ki benim fazlaca hoşuma giden bir yoksunluk, en azından şu an için) o kelimeleri söylemekle yükümlü insan sesi/sesleri de yok.
tam karşılarındayım. insanların durmamasını izliyorum. ve bir kadın daha. para attı ve gitti. herkesin önemli işleri var. herkesin ama. bir süre durup iki adım ötelerinde çalan -üstelik güzel çalan- adamı ve atkıya sarılan kemanını dinleyemeyecek kadar önemli. bu pek de önemsemedikleri, duymaktan öteye götüremedikleri müziğe attıkları şangırtılı paralar var. kemanın yatağında yuvarlak metal şeyler duruyor ve üzülüyorum. insanlara üzülüyorum.
sol elimin buz gibi olduğunu hissederek bir mermerin üzerinde oturmaya devam ediyorum. ben güzel bir müzik eşliğinde insanların durmamasını seyretmeye devam ederken, onlar da benim durmamı seyrediyorlar. kaç tanesi müziği dinlemek için orada oturduğumu fark etti, bilmiyorum. bakışları bunu fark etmiş gibi değildi çünkü hiçbirinin. kemancı ve gitarcı çocuktan çok ben dikkat çektim. sırf dinlediğim için. garipti değil mi sevgili gelen geçen insanlar? orada oturmak garipti, üşümek garipti, beklemek garipti, dinlemek garipti, koşturmamak garipti, önceliğim garipti. elimdeki deftere ne yazdığımı merak edenler oldu, kesinlikle oldu. sizi yazıyorum sevgili gelip geçen insanlar. okuyor musunuz?
rüzgar soğukla bir oluyor, müzik onlara karışıyor ve oluşan bu şey bana işliyor. oturduğumda hava aydınlıktı, yavaş yavaş karanlık çöküyor ve ben konserimin bitmesini bekliyorum. evet, bana konser verildi. sadece bana. onlar istemedi belki; ama ben aldım. bir konserin tek dinleyicisi olmak iyi hissettiriyor. üstelik duyduğum şey çok güzel geliyor şu an. uzun zamandır dinlediğim en güzel şey gibi geliyor. öyle değil; ama öyle geliyor.
sokakta iki canlı enstrüman işittiklerinde o sese uzanıp, onlar susana kadar orada kalan insanların olduğu yerlere gitmek istiyorum.
şubat 5, 2013 - saat: 17.52, kadıköy/moda.

Şubat 05, 2013

çok özel yazı

öncelikle, bugün çok sinirlendim. bugüne kadar maksimum yirmi lira verip aldığım şarap otuz iki lira olmuş. ben zaten merak ediyordum o şarabın neden o kadar ucuz olduğunu. çünkü çok güzel. gene de bu on iki liralık ani artışı hoş karşılamadım ve bana eşlik etsin diye emektar tuborg gold’a yöneldim. şarap isterken birayla dönmek hem alakasız, hem de alakasız işte. bir şeyler alakasız olunca iyi olmuyor.
bazen evrendeki tek insan olduğumu düşünüyorum. tek insan değil de, kendini hissedebilen tek şey diyeyim. ve birilerinin “hayır, ben de kendimi hissedebiliyorum” demesi hiç işe yaramıyor. bir gün birilerinin yerine tam anlamıyla geçebilme yetisi kazanırsam, o zaman belki. ama bunu da istemezdim.
yakın çevrem ikiye ayılıyor: çok sessiz olduğumu düşünenler ve çok konuştuğumu düşünenler. terslik kimde bilmiyorum. belki de terslik yoktur.
bugün okula gittim. “ben bu okulda bu insanlarla yapamıyorum hocam” dedim. aslında ne demek istediğimi anladı. anlamamasına imkan vermeyecek şekilde açıp anlattım çünkü. ama konuyu bir şekilde “ileride topluma faydalı bireyler olma”ya getirdi. oraya nasıl getirdiği hakkında hiçbir fikrim yok. onunla toplumun ne olduğunu, neden faydalı olunması gerektiğini tartışmadım. hatta konuyu bu tartışmaya götürecek en ufak kelimelerden bile uzak durdum çünkü o an toplumdan da, topluma faydalı olma fikrinden de midemin bulandığını söyleyemeyeceğimi; söylesem de değişen hiçbir şeyin olmayacağını fark ettim. kimse kendisine sorulmadan gönderildiği bir alana, topluma, çevreye ve hatta aileye bile faydalı olmak zorunda değil. insanları “önce topluma faydalı olacaksın” diktesiyle yetiştirmek onlara yapacağınız en büyük kötülük. geçtiğimiz günlerde bir kamu spotu görmüştüm televizyonda. 11 yaşlarında bir kız çocuğu “okumalıyım çünkü vatanıma faydalı bir birey olmalıyım” gibi bir şey diyordu. kimse ona kendisi için okuması gerektiği fikrinden bahsetmemiş. eminim ailesi de bahsetmemiştir çünkü bahsetseydi o kamu spotunda yer almasına izin vermezlerdi. umarım bir şeyleri önce kendin için, sonra da tamamen kendi seçtiğin şeyler için yapman gerektiğini erken fark edersin kız çocuğu. umarım.
şu an yağmur yağıyor. adımı sevmediğimden sıkça bahsederim ve bu yüzden yağan yağmuru da sevmediğimi düşünürler. daha doğrusu, yağan yağmuru sevmediğimden ötürü adımı sevmediğimi. halbuki böyle değil. evet  bir yerlere yetişmeye çalışırken yağmur bastırdığında çok sevinip, altında yürüyüp sırılsıklam olmayı sevmiyorum. fakat yağmur çok güzel. gökyüzünden su akıyor, müthiş. etkileri de müthiş. sesi mesela, o da müthiş. seveni de fazla. üzerine bin bir türlü şeyler yapacak kadar. şarkılar, şiirler vs.’den bahsediyorum. hah işte, bu adın ağırlığını ve güzelliğini taşıyabilecek biri olmadığımı düşünüyorum. böyle demiyorum tabii. “yağmur yağınca hemen espri konusu oluyorsun yea, bu yüzden sevmiyorum” deyip geçiyorum genelde. inanıyorlar. makul bir sebep hem. “yağmura şemsiyeaa” diye önüme fırlayan şemsiyeciler olduğunda, durumun komik olduğunu da düşünüyorum hem. gene de, galiba yağmur olabilecek biri değilim. galiba değil; değilim.
metrobüse bindiğim yer edirnekapı oluyor genellikle. mezarlıkları ile ünlü yer. zaten metrobüse binmek için de şehitliğin içinden geçiyorsunuz. ondan önce de bir mezarlığın yanından yürüyorsunuz. kısacası baya içli dışlısınız. kulağımda kulaklıkla yürüyordum, aklıma geldi. baya müzik dinleyerek (hatta eğlenceli bir şeyler çalıyorsa beynimde “ehaehe” moduyla) yürüyorum mezarlıkların yanından. günün birinde benim mezarımın yanından da geçenler olacak öyle. tabii bir mezarım olursa. o yanımdan geçip gideceklere not: güzel şeyler dinleyin yanımdan geçerken, ben duyarım.
insanların giyim kuşamları, saçı başı vs hakkında yorum yapan biri değilim. yani, bana ne. aynaya baktığında nasıl mutlu oluyorsa öyle gezsin. ya da gezmesin. çok mutsuz gezsin. hiçbiri beni ilgilendirmiyor. bu demek değil ki gözüme çirkin görünen hiçbir şey yok, hayır var. çokça var. ama bana çirkin. ona değil. bahsedeceğim şey tam olarak bu değil ama ilintili. insanın doğallığına söyleyecek bir iki şeyim var. makyaj yapan  kadın ya da erkek (makyaj deyince aklınıza sadece ruj gelmesin, saça sürülen jöle de saçın makyajıdır mesela) doğal değildir olgusuna katılmakla birlikte, doğallığı bozan tek şeyin makyaj olmadığını düşünüyorum. doğal olmak, olduğun gibi olmaktır. dışarıdan her türlü müdahaleye kapalı olmak. örneğin bir kadın, kaşını/bıyığını aldığı anda doğallıktan fazlaca uzaklaşır. çünkü eğer varsa o kaş ve bıyık, doğasında vardır. ya da erkek, sabah kalktığında karışmış saçını başını düzeltecek kimyasallar kullanıyorsa ve hatta sakal tıraşı oluyorsa, artık doğal değildir. ahah, ağda mesela. eğer aranızda bir kadına “ağda yapma çünkü bu seni doğallıktan uzaklaştırıyor” diyebilecek herhangi biri varsa, sonuna kadar insanın doğal olması gerektiğinden bahsedebilir. fakat bunu diyemiyorsanız, lütfen kendi kriterlerinize göre yepyeni doğallık sınırları belirlemeyin hehe. bence bunların yapılmamasının mümkünatı yok. ama bunun “temel”i de yok. yani bunlar temel şeylerdir yapılır, doğallığı bozmaz diye bir şey yok çünkü bozar. o kaşın alınma şekli bile insanın yüzündeki ifadeyi toptan değiştiriyorken, nesi doğal? ha işte aynı şekilde, insanların yüzlerine sürdükleri boyalar da miktarına bağlı olarak doğallıktan uzaklaştırıyor. ama boya küpüne dönüştürmeyen makyaj, en fazla ağda kadar doğallığı bozar. fazlası değildir. son olarak, ama yani sonuçta önemli olan insanın iç doğallığı. eheh.
beşiktaş’a düzenli olarak gidip gelişimin onuncu yılındayım. hayatımın bugüne kadarki en güzel dönemleri orada geçti. liseyi orada okudum ve lisenin sonrasında da kendisiyle fazlaca sık ve düzenli bir bağım oldu. o lise dönemlerinde beşiktaş’tan bıktığımı haykırdığım zamanlar vardı. bir daha adım atmak istemediğim zamanlar. şimdiyse her gidişimde beni sarıp sarmalıyor gibi hissediyorum. hoşgeldin diyor sanki. çünkü benim en tantanalı dönemlerime ev sahipliği yaptı. 2003te, lise giriş sınavlarında hazırlanırken oradaki bir dershaneye gittim, sonra orada bir lise kazandım, sonra üniversiteye gelene kadar geçirdiğim türlü türlü şamataların hepsini orada yaşadım. dershanesinden tut, en içsel anlarına kadar. gerçi geçen gün görüştük ama, bir iki gün içinde gene uğrayacağım sana, bil diye söyledim. ama fikrim değişmedi, senin bana bütün yaptıklarına rağmen kadıköy’ü daha çok seviyorum. nankörlük çünkü.
hayatta en çok sahip olduğum şey ama’lar. hep bir şey istiyorum ve her seferinde yakamı bırakmayan bir ama ile karşılaşıyorum. en büyük engelim olduğu için, çok alakasız bir cümlede bile ama görsem,  sinirleniyorum. bir insanın en büyük engelinin kendi “ama”sı olması çok kötü.
iki üç gün önce, sosyal paylaşım ağlarının birinde bir tanıdığımın “hayat çok kısa ve anlamlı değil mi!?!?1” temalı paragrafımsı yazısını gördüm. aslında temasının o olmasını geçtim, direkt cümlenin kendisine sahipti. “hayat çok kısa ve anlamlı değil mi?” insanların anlam, algı gibi kavramlarda bu kadar zayıf olduğunu görünce üzülüyorum. sanki ortada kendi anlamıyla gelen, her şeyi açık şekilde duran bir şey ve kıyaslayacak alternatifleri varmış gibi yorum yapmaları.
insan kendi gibilerini görmek ister. ben de isterdim çünkü pek yoktu. sonra sonra biraz görmeye başladım. şimdi gördükçe üzülüyorum. 
böyle bahsedince dünyanın en sıkıcı insanları olarak görülüyoruz ama değiliz. acayip eğlenceliyiz aslında, valla. eheh. kendimizi ayrı bir tür gibi görüp ısrarla soyutlamaya çalıştığımız için kusura bakmayın ama öyle. benim güldüğüm çok şey var mesela. bazen kimsenin gülmediği şeylere bile midemde o sancıyı hissedene kadar gülebilirim. ve herhangi bir zoraki gülmeden bahsetmiyorum. bazı sevdiğim insanlar var. aslında neredeyse hiç ortak noktamın bulunmadığı. bu çok tuhaf. bir insanın, herhangi bir konuda ortak olmadığı biriyle konuşabilmesi ve onu çokça sevebilmesi. bu noktada hissettirilenler devreye giriyor sanırım. bunu çok irdeledim çünkü. bu insanları neden seviyorum dedim. şimdi burada, bloglarda yani, kitaplardan, müziklerden, genel olarak sanattan bahseden entelektüel, bilgi birikimi hat safhada insanlarız ya hepimiz (eheh), işte bahsettiğim bir iki insanla ne okuduğumuz kitaplar benzer, ne dinlediğimiz müzikler, ne de çoğu zaman hayata bakış açımız. bazen birilerinin, bilmiyorum, cümleyi tamamlayamadım.
yaşlılıkla ilgili hissettiğim şeyler korkudan farklı. korku diyemiyorum çünkü günün birinde yaşlanacağımı biliyorum. endişe desen, o da değil. yaşlanacak olduğum fikri felaket rahatsız edici ve ürpertici. tek bildiğim, şu an gördüğümüz yaşlılar gibi olmayacağımız. yani biz doksan yaşına da gelsek teknolojinin ne olduğunu bilip onunla iç içe olacağımız için, aklınıza şimdiki huzur evleri falan gelmesin. nesil olarak öyle olmaya müsait değiliz. gerçi ben nesil olarak o kadar yaşayacağımızı da sanmıyorum. neyse, belki yaşlanmam.
kendimizi maskelediğimizi ve bunu sıkça yaptığımız geldi aklıma. sonra da tiyatro, maskelemekten. yirmi iki yıl boyunca en iyi yaptığım şey o oldu (hatta yirmi iki buçuk neredeyse, gene de dili varmıyor insanın; söylemek istemiyor). tiyatro. bunu meslek olarak yapmadım ya da para kazanmadım. aslında para da kazandım bundan ama bireysel kazanmadım; bu sebeple o para bana ait olmadı. kısacası maddi hiçbir çıkarım yoktu. maddiyattan bu denli uzak çıkarlarımın olduğu bir yer. kendimi bir şeyler yaparken en mutlu hissettiğim zamanlar o sahneye çıktığım anlar oldu. hep. bazen sırf bu yüzden para kazanmak istiyorum. kendi tiyatromu kurabilmek için. sadece bana ait bir tiyatrodan bahsetmiyorum. benimle olacak insanlara. bizim tiyatromuz olacak. çok güzel olacak.
işte bu yüzden, istediğim her şekle bürünebilirdim çünkü rol yapabiliyorum. dediğim gibi, en zevk aldığım şey buydu üstelik. buna rağmen kimseye olmadığım gibi davranmadım. insanları olmadıkları hallerde görünce karakterler yaratıyorum. bu sebeple çok da içerlenmiyorum farklı görünmeye çalıştıkları için. içlerinden çıkan her şeyin onlara ait olduğunu da düşünüyorum. gerçi bu benim zaman zaman insanı meta olarak kullandığım gerçeğini değiştirmiyor. yeni karakterler yaratmak anlamında beni besliyorlar çünkü. bu rahatsız edici olmamalı. kimseye olmadığım gibi davranmadım dedim ya hani. işin kötüsü, onlar beni olmadığım biri gibi algılayabiliyorlar ki ben ne kadar umursamıyor görünmeye çalışsam da kendimi olduğum gibi aktarabilmek adına çırpınırım. o da kendim için yaptığım bir şey gerçi. yakalayabilmek adına.
gördüğüm bazı rüyaların gerçekleşebilmesi için neler vermezdim. ama ne zaman bir şeyler için uğraşmaya hazır olsanız, o şeyin aslında olmayacağını görürsünüz. bazen o kadar çok korkuyorum ki, kaybolacakmışım gibi geliyor.
görüşürüz.


Şubat 04, 2013

“bugün içimde bir huzursuzluk var” diye dolanan tipler var. adamlardaki lükse bakar mısın? hani her zaman huzurlu; o gün içine bir huzursuzluk gelmiş.
onu daimi çekenler var. her zaman güneş sanki size gülüyormuş, kuşlar sizin için ötüyormuş, pencerenizi açtığınızda rüzgar hafif hafif eserken size günaydın diyormuş bilmemne gibi uyanmasanız da olur. arada “içinize bir huzursuzluk gelme durumu” olsun yahu, yakınmayın bunun için. sonuçta arada uğruyor size. şanslısınız yani. 

Şubat 01, 2013


(kaynak: http://kearone.deviantart.com)

Ocak 31, 2013

bilmek de tam bir cesaret işi. mesela bir şeyi bir kez bildiğinde, bir daha bilmiyor olamıyorsun. aslında, bilgi ne olursa olsun, öğrenmeye bir adım kala acaba ayağımı çeksem mi diye aklından en az bir defa geçirmiş olan herkes, o adımı atıyor; geri çekilmiyor. bu fikri o kıvrımlarda dolaştırabilen bir sisteme sahipken ne diye ayağını çekmeyi beceremezsin? ha bu bir döngü; çünkü o sisteme sahip olmayan insanlar zaten hiçbir zaman öğrenemiyor. karışık ya da dolambaçlı değil. sadece şartlı. bu durumda en başta bahsettiğim o cesaret de bu döngüye dahil oluyor tabii. zaten tetikleyen o. var eden. ona nasıl sahip olunduğunu ise bilmiyorum. yani en azından, herkesin sahip olmadığını biliyoruz. demek ki ya edinilen bir şey, ya da hep seninle var olan bir şey. seninle birlikte geliyorsa bunun sebebini dayandırabileceğim herhangi bir şey yok. gerçi vardır tabii de, o ayrıca ele alınması gereken bir konu olur. yok hayır ediniliyorsa, edindiğim güne lanet olsun.

Ocak 30, 2013

ufak yaşlardayken sahip olduğum tedirginliklerin ya da korkuların, her ne iseler, yaşım ilerledikçe yok olacağını sanırdım. o zaman bastırmak zordu. nispeten haklıymışım çünkü şimdi bastırmak kolay. fakat katlanmak zor. adına tedirginlik/korku dediğim şeylerin adıyla birlikte etkisi de değişti zaman geçtikçe. devamlı bir dönüşüm mü, onu da bilmiyorum. dayanma sınırı diye bir şey olduğuna da inanmıyorum mesela. ya da eşiği. genişletilebilir gibi geliyor çünkü. bu tamamen avuntu kaynağım da olabilir. ihtimalleri yok etmek istediğim anlardan biri daha. bilinci balona benzetemiyorum. benzetmek istemiyorum çünkü eğer yüklenince kesinlikle patlayacaksa; en önce patlayacaklardan biri benimkidir. en önce ne hem? en önce gibi bir söz öbeği kullanan biri bence bir süre kendini ifade etmeyi kesmeli. o yüzden susuyorum. ne bileyim, insan kendi çıkmazının bağışıklığını kazanabilir mi?

Ocak 28, 2013

Ocak 26, 2013

belki louie izlemek istersiniz diye düşündüm.


louis c.k.'in enfes kara mizahı. öyle ki, izlerken o karalığı vermeyen bir kara mizah. fazlasıyla karamsar bir komedyen, kendinden kurtulmak isterken aslında sizin de nelerden kurtulmak istediğinizi yüzünüze çarpıyor ve bunu hiç de karmaşık olmayan yollardan yapıyor. dizinin müzikleri ise nefis.

eğer gülmek istiyorsanız bu diziyi izlememeniz için hiçbir sebep yok fakat gülmekle kalmayacağınızı bilmenizi isterim.

not: dondurma ile izlemeniz tavsiye edilir.

Ocak 23, 2013

"karanlık, artık hurda bir eşyadır ve en güzel yerinde durur evin."

now you've opened the door, i feel cold.



Ocak 21, 2013


dün getirdiğim çok güzel sesli adamın başka bir güzelliği. bu sefer, şarkı sonlara doğru çok tanıdık bir hal alıyor. ben o tanıdıklığı da sevdim. her şeyini sevdim.

size çok güzel sesli bir adam getirdim.



"ben yok olacağım ama suratı tıpkı deniz mahsulleri lokantasındaki yemeklerden birine benzeyen bayan plotnick hala yaşıyor olacak. cloquet paniğe kapılmaya başladı. kaçmak, saklanmak istiyordu. hatta daha iyisi, katı ve dayanıklı bir şey haline gelmek istiyordu. örneğin bir sandalye. sandalyelerin hiç sorunu yok, diye düşündü. orada durup durur. kimse onu rahatsız etmez. ne kira öder, ne de politikaya bulaşır. ayak parmağını bir yere çarpmaz, kar kulaklığını yanlış yerleştirmez. gülümsemesi gerekmez, saç tıraşı olması gerekmez. alıp yanımda bir partiye götürsem, birden öksürmeye başlar ya da skandal çıkarıp beni rezil eder diye kaygılanmaya gerek yoktur. insanlar gelir, üzerine oturur. o oturanlar ölünce, başkaları gelip oturur. yürüttüğü mantık rahatlatıyordu cloquet’yi. şafak sökerken gardiyanlar ensesini tıraş etmeye geldiklerinde sandalye numarası yaptı. son yemek olarak ne istediklerini sorduklarında ‘mobilyalara ne yiyeceksin diye sorulur mu? yüz değiştirin yeter!’ dedi. yüzüne boş boş baktıklarında biraz yumuşadı: ‘rus sosu getirin bana’ dedi."

Ocak 16, 2013

böyle bir yerde festival olduğunu düşünün.


kustendorf film ve müzik festivali tam olarak böyle bir yerde. sırbistan'ın batısında, zlatibor dağı'ndaki mokra gora parkı. festival, emir kusturica tarafından organize ediliyor. bildiğim kadarıyla bu evleri de o yaptırmış ve adına da drvengrad (tahta kent) demiş. 

Ocak 15, 2013


david lynch'in eraserhead alternatif sahnelerinden biri. filmde olmadığı için daha çok seviyorum. ve in heaven, everything is fine.

Ocak 14, 2013

lõhn põlevaid küünlaid.

her yere lõhn põlevaid küünlaid yazmak istiyorum. çok güzel, değil mi?

Ocak 04, 2013

 


 "isimleri ile huzur veren şarkılar” diye bir liste  olsa birinciliğe oynayacaktır. early in the  morning, i’ll come calling.



you'll never know how much i love you.