Aralık 12, 2012

Bir Gram Instagram (Kafiyeli Başlık)


Başlamadan önce: Son dönemlerde her yazdığım yazının sonuna “okuyucuya not” kısmı koyma hastalığına tutulmuştum; işleri değiştirdim. Başlamadan önce daha havalı geldi, önsöz’den hallice. O zaman başlamadan önce belirteyim, aslında yazı sadece Instagram ile alakalı değil, o ve türevleri üzerine. Fakat yazıyı yazmaya iten Instagram olduğu için onun üzerinden gideceğim.
“Günümüz” ile başlayan cümlelerden hoşlanmıyorum. Yer yer fark etmeden kullanıyorum belki ama hoşlanmıyorum. Günümüz insanları, günümüz teknolojisi, günümüz sanatçıları, günümüz halısı, günümüz penceresi, günümüz endoplazmik retikulumu gibi. Kelimelere takılmak ve konuyu çok alakasız bir şekilde başlatmak, ardından “nasıl bağlayacağım şimdi peki?” diye düşünmek ayrı bir haz verdiğinden şu an bu cümleleri kuruyorum sizlere. Gerçi her defasında çok da alakasız başlamadığımı fark ediyorum, çünkü konu “günümüz” teknolojisinin bize kazandırdığı dijital fotoğrafçılığın, gene “günümüz” teknolojisi ile nasıl herkesi bir anda fotoğrafçı konumuna yerleştirdiği üzerine.
Instagram, çoğu insanın da bildiği/haberdar olduğu üzere akıllı telefonlar üzerinden sıkça kullanılan bir fotoğraf düzenleme/paylaşma programı. Analog fotoğraftan dijital fotoğrafa geçildiğinde başlayan ve hala devam eden “Fotoğraf nasıl bir sanattır (sanat mıdır) ve nasıl icra edilmelidir?” tartışmaları, ardından gelen Photoshop vb. fotoğraf düzenleme programlarının kullanımının fotoğrafçılığa aykırı olup olmaması sorunu, doğal fotoğraf ve yapay fotoğraf ayrımı, fotoğraf düzenlemenin ayrı bir sanat sayılması falan filan derken, bu işleri çok kolaylaştıran ve artık herkesin tek bir dokunuşla fotoğrafı çekip, efektini ekleyip, bir de anında paylaşmasını sağlayan bu programın varlığı birçok profesyonel(!) fotoğrafçıyı rahatsız ediyor. O denli ediyor ki, çok basit şeyleri göremiyorlar ve ben son günlerde buna çok fazla gülüyorum. 
Öncelikle, bir dijital kamera alır almaz karşılarına güzel bir kadını/adamı süsleyip koyup fotoğraflayan, güzel bir manzara gördüğü zaman sanki manzarayı var eden oymuş gibi davranan, tek yaptığı mahalle mahalle gezip zor durumdaki insanların zor durumlarını fotoğraflayıp (sokak çocukları, dilenen insanlar vs.) sonra da ardına bakmadan giden (kısacası insanların o durumlarını sadece kendi prestijini arttırmak için kullanan) insanların fotoğraf konusunda hiç düşünmeden ahkam kesmesi, insanların çat diye istedikleri fotoğraf efektlerine kavuşuyor olmasından çok daha rahatsız edici.
Peki insanlar neyi görmüyor?
İnsanlar öncelikle, Instagram vb programları kullanan insanların kendilerine “fotoğrafçı” demediğini görmüyor. Kimse fotoğrafçı olduğunu iddia etmiyor zaten. Instagram çoğunlukla eğlencelik bir araç. Basit bir program. Öylesine, o kadar.
İnsanlar, Instagram’ın kişinin fotoğraf algısını gözler önüne serebileceğini görmüyor. Bu çok önemli. Tıpkı bir blog yazısı gibi, tıpkı Twitter’da yazdıkları gibi. Nasıl ki yazdıklarını okuyunca kişi hakkında az çok bilgi sahibi olunabiliyor; Instagram da insanların fotoğrafa nasıl yaklaştıklarını gösterebilen bir program. Demek istediğim, birinin çektiği herhangi fotoğrafa eklediği herhangi bir efektten yola çıkarak onun fotoğraf algısını görebilmeniz mümkün. Bu hemen olabilecek bir şey değil fakat o kişiyi sürekli takip ettiğinizde, bir zaman sonra olaya nasıl yaklaştığını görebiliyorsunuz. Üstelik bunu kendinizde de deneyebilirsiniz. Eğer fotoğrafa önceden bir merakınız yoksa, fotoğrafa ilginiz var ama ilgilenecek fırsatı yaratamadıysanız bu tarz programları kullanarak renkler, ne tür bir düzenlemenin çektiğiniz şeye daha çok yakışacağı gibi şeyleri yavaş yavaş kavrayabilir, görebilirsiniz. Böylelikle Photoshop gibi kapsamlı programlara geçtiğinizde duruma tamamen yabancı olmazsınız.
İnsanlar, çoğu zaman kıskançlıkları yüzünden bu programlara karşı çıktığını göremiyor. “Ben bununla uğraşıyorum, yapıyorum, ediyorum, vakit harcıyorum, adam tek bir hareketle efekti fotoğrafına ekliyor!” gibi çıkışlar duyuyorum, duyuyoruz. Bu efektleri yapan ve insanların hazır hali ile kullanımına açan da bu işle uğraşan insanlar zaten. Onlar kendi verdikleri emekleri insanlarla paylaşıyor. Yani ortada bir emek hırsızlığı asla söz konusu değil. Üstelik, birçok program bunu fazlasıyla kolaylaştırdı zaten, sadece Instagram değil. Profesyonel fotoğrafçıların kullandıkları programlarda da işler iyice kolaylaşmaya başladı. Şu efektler hazır halde olmasaydı da, kapsamlı programlar sayesinde bunları yapmak zaten çok kısa sürecekti. Yani bunun alıp herkesçe kullanılıyor olmasına takılmak bana o kadar basit geliyor ki, insanların kendi yetersizliklerini su yüzüne çıkarması gibi. Çünkü şunun bilinmesi gerekiyor: Bu işle gerçekten uğraşan insanların yaptığı şeyi Instagram yapamaz. İyi bir fotoğrafçı, iyi bir fotoğrafçı olduğunu yaptığı işlerle belli eder. Zaten fotoğraf sadece efekt değildir, bu sebeple üç beş tane efektin insanlara batması anlaşılır gibi değil. Fotoğrafçıyım diyen insanın buna takılmasına ise söyleyecek bir şey bulamıyorum. Adamın gidip arkadaşları ile yer içerken çektiği fotoğrafa bir şeyler ekleyip paylaşmasını dert ediyorsa fotoğrafçı, kendine ve yaptığı şeye güveni yoktur. Fotoğraf da çekmesindir zaten.
Şimdi, kendimce en önemsediğim konuya, insanların “görme isteği”ne geçeceğim. İnsanlar, karşılarındakinin “görme isteklerini” görmüyorlar ve ben buna çok üzülüyorum. Şöyle ki, fotoğraf temelde tek şeye hizmet eder; o da “anı yakalamak, dondurmak”tır. Burada asıl mesele, o anı nasıl görmek istediğimizdir, bu da ikiye ayrılır:
1- Görünen an. Olduğu gibi, o an gerçekte nasıl var olduysa, o.
2- Görmek istediğimiz an. Şu anki gerçeklik kavramı içinde var olmayan fakat bizim görmek istediğimiz. En özet hali ile, bir çeşit hayal.
Zamanı olduğu gibi somutlaştırabiliyoruz fotoğrafla. İstediğiniz bir durumu makinenizin deklanşörüne basarak dondurduğunuzda, o an nasılsa o şekilde karşınızda durur. Herhangi bir aksi durum olmadığı müddetçe de sizinle kalır. Otuz yıl önceki bir fotoğrafa baktığınızda, otuz yıl önce nasıl olduğunu görürsünüz.
Fotoğraf efektleri fotoğrafları olmadıkları hale getirirler. Yani aslında, durumları olmadıkları hale getirirler. Örneğin bir deniz manzarası çektiniz. O an hava kapalıydı. Siz düzenleme programları sayesinde kapalı havayı bir anda güneşli bir havaya çevirebilirsiniz. Güzel bahçeli bir ev gördünüz, çektiniz. O bahçede olmasını istediğiniz birini, düzenleme programları ile bahçeye ekleyebilir, baktığınızda istediğiniz kişi sanki o bahçedeymiş gibi görebilirsiniz. Sonsuz örnek sayabilirim böyle. Demek istediğim ise gayet açık. Siz bazen “ee, orijinali böyle değil ki bunun yea, efektlerle bambaşka bir şey yapmış!” dediğinizde, farkında olmadan insanların görmek istediklerine karşı çıkmış oluyorsunuz aslında. Bu tıpkı “hayal o ya, olur mu öyle şey?” demek gibidir. İnsanlar hayal ettikleri şeylerin gerçek olduğunu söylemez zaten, zihninde var eder. Abartıyor gibi gelebilirim size. “Ne kadar büyüttün gözünde fotoğraf efektlerini, insanlar bunu görmek istediğim meselesi haline getirmiyor, öylesine koyuyor işte güzel olsun diye” diyebilirsiniz, doğrudur, öyle yapanlar da var. Fakat küçümsememek lazım insanların fotoğrafla da olsa yarattıklarını. Onun yarattığı, onun görmek istediği oysa, bırakın öyle kalsın.
Bir kadın kaşını bıyığını alarak, makyaj yaparak mesela, değişir. Bir erkek en basitinden saçına jöle sürerek, değişir. Olmadığı gibidir. En doğal insan, kendine hiç dokunmayan insandır. İnsanın kendi üzerine uyguladığı en ufak şeyler bile, onun doğallığını bozar. İnsanın bile en doğalını görmezken, bir telefon kamerası ile çekilmiş fotoğrafın ne kadar doğal olup olmadığının bu denli tartışmaya çevrilmesi? Bu denli karşı çıkılması, rahatsız olunması? İlgilenecek hiçbir şeyi kalmadı insanların sanki. Böyleymiş gibi. İnsanlar konuşamıyor artık, tartışılabilecek şeyleri değil, tartışmaya fazlaca kapalı olan şeyleri tartışıyor. Yazık.
Bir de insanların ne çektiğini tartışmak var. Ben “yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat”cılardanım. Bu sadece Instagram’a özgü bir şey değil tabii, tüm fotoğraflar için söylüyorum. Fakat yediğini içtiğini çekene de bir şey diyemiyor insan.  Hem fotoğraf anı yakalamaktır deyip hem de kendi istediği anı yakalamış olan insana “Niye çekiyorsun bunu?” demek çelişkiden de öte. Gerçi bu farklı bir konu, o sebeple fazla bir şey söylemeyeceğim çekilen şeyler hakkında.
Eğer konu hala “fotoğrafçılık elden gidiyor” meselesi ise, bu konuda fazlaca atıp tutan fakat dijital makine kullanan insanlara şunu söyleyeyim. Ben analog makine kullanıyorum. Hala nereden ucuz film bulurum, bayat film mi alsam, nerede yıkatayım gibi şeylerin tartışmasını yapıyor ve bundan büyük bir haz duyuyorum. Benim gibi birkaç arkadaşım daha var analog makine kullanan ve dijitale tercih eden. Ve hepimiz aynı zamanda Instagram da kullanıyoruz çünkü telefonlarımız buna izin veriyor. Biz de çat çat istediğimiz şeyi çekiyor, çat çat efekt ekliyor, çat çat paylaşıyoruz ve bunda fotoğrafa aykırı bir şey göremiyoruz çünkü yaptığımız şeyin çok büyük bir fotoğraf sanatı olmadığının farkındayız, bilinçliyiz. Biz fotoğrafın iyisinin iyi makine ile, iyi efekt ile alakalı olmadığını da biliyoruz. Fotoğrafın iyisinin insanın bakış açısı ile doğrudan orantılı olduğunu ve bir insanın elinde zirilyon tane imkan olsa da bakış açısı iyi değilse, çektiği fotoğrafın iyi olmayacağını kavradık, gördük. O yüzden insanların ufak uğraşlarına karışmıyoruz hatta o ufak uğraşlara bizler de sahibiz.
Instagram kullanarak çektiğim ilk fotoğraf reçellerle dolu bir raftı. Çünkü reçeller güzeldi, reçel kavanozları da güzeldi.


Christopher Nolan severlere, Nolan’ın ilk filmi. Üç dakikalık, Doodlebug.

Çok ufak bir tespit mi yaptım, n'oldu anlamadım.


Durduk yerde aklıma geldi, niye bilmiyorum. Böyle zank diye gelen şeylere alışığım da, yazmasına alışık değilim.
Kandırdım, durduk yerde değil. Az önce bir yerde, bir dizi karakteri için “Tamam iyi hoş da, kendine bir şey katmıyor, kaç bölümdür aynı adam” demiş biri. Eh be adam.
Bahsettiği adam, o dizide karakter oyuncusu değil, tipleme. Gerçi bu çok mühim değildi ama gene etkisi yok da değil. Neyse. Dizilerdeki karakterlerin her bölümde kendilerine “karakteristik olarak” yeni bir şeyler eklemesi gerektiği düşüncesini desteklemiyor, yazan arkadaşı kınıyorum. Kıns. Her bölümde olay gelişir, gelişen ve değişen bu olaylar içinde de aynı karakterin nasıl davrandığını görürüz. O kişi, hangi durumda ne yapar bunu görürüz. “Hep aynı adam” deyince tabii, ben de dayanamadım ve söylediklerimden haberi olmayacak bu insana, buradan laflar hazırladım. Adam neden değişsin, değişmez. Karakter gereği kendine bir şey katmaması bile gerekebilir. Önemli olan karakterin yaratım süreci. O süreçten çıkıp birilerine sunulduktan sonra da takip etmek, kendi içinde çeliştirmemek gerekiyor, gerisi de geliyor. Yaratılan bu tipi sevip sevmemek, sıradan bulmak, sıkıcı bulmak ayrı. Fakat “hep aynı adam” demek tuhaf. Ya n’olacağdı?
Bu kadar yazdım, hangi dizinin hangi karakteri olduğunu da söyleseydim keşke. 
Okuyucuya alakasız not: Bir önceki gönderimde de bir diziden bahsettim. Şimdi de dizideki karaktermiş bilmem ne. Nasıl bir dizi hayranı gibi görünüyorum oradan belli değil. Peh peh. Yo, çok içli dışlı değilim. Hatta tüm dizilere “ölsünler” dediğim dönemlerim oldu. Neyse ki o dönemleri atlattık da. Atlattık da? 

Black Books'um geldi, belki sizin de gelir.

Şu diziyi izlemiş birilerine rastlamadım bugüne kadar (İzlemiş olanlara da ben önerdim, hehe). Black Books. İlla bir şeylere benzetmem gerekirse The IT Crowd’la fazlaca benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. Yani, The IT Crowd sevmiş biri Black Books’u da sevecektir, aynı ilgi ile izleyecektir.


Black Books bir İngiliz komedisi. 2000-2004 yılları arasında yayınlanmış, her sezonu 6 bölümden oluşan, toplam 3 sezonluk bir dizi. İngiliz sitcomlarının en güzel yanı da, benim gibi dizi konusunda fazla sabırsız olan kişilere uygun olması. Mesela, bir sezonunda 24 bölüm olan x bir dizi, bugüne kadar 7 sezon çekilmiş olsun. Yazarken bile gözümde büyüdü, izlemeye başlaması zor oluyor. İngiliz sitcomlarında durum çok iç açıcı. Black Books toplamda 18 bölüm. Düşününce, alışılagelmiş tek sezon bile değil.
Nevrotik bir kitabevi sahibi olan Bernard, arkadaşı Fran ve aralarına birden dahil olan Manny olmak üzere üç kişi üzerinde dönüyor Black Books. Olaylar genellikle Black Books adlı kitabevinde geçiyor. Bu diziye gülmeniz için absürt komediyi sevmeniz lazım. İzlerken gülme işini abarttığım çok zamanlar oldu fakat izleyip de “eah, nesi komik?” diyecek bir sürü insan olduğundan eminim. O yüzden, baştan uyarıyorum. Mizah anlayışı farklılığını çok kaldırmıyor bu ve benzeri diziler, eheh. 
Aslında böyle çok sevdiğim ve az bilinen şeyleri paylaşmayı sevmeyenlerdenim. Hani şu “bana kalsın, kimse bilmesin”cilerden. O da ne pis şey, halbuki yapan bilinsin ister. Bilen, eğer sevdiyse, bilinmesin ister. Fakat bu sevdiği şeyin sahibine ters bir durumdur. Ehah, neyse işte. Bu aralar böyle, istiyorum ki herkes bilsin.
İzleyip de gülmeyene not: Gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar niye? Ehahe.


Ben bu fotoğrafı tesadüfi çekmiştim. Yani, uğraşmadım değil aslında. Hızlı hızlı yürüyen bu yaşlı adamı, önüme başka birileri çıkmadan çekmek kolay olmadı. Dar bir sokakta, bir sürü insanla yürürken fırsat kovaladım. Ama tesadüfiydi. Tesadüfen gördüm onu, önceden ayarladığım bir model değildi. Önceden ayarlanmış mizansen yoktu. Tesadüfen yanımdaydı makinem. Filmli makine, çeksem de düzgün çıkar mı, yanar mı acaba poz diye düşündüm. Sonra bir an önümdeki herkes kayboldu, bastım, klik. 
Tesadüfen yanmadı poz.
Şimdi bakıyorum, fotoğrafta üç adam var. Hayır, arkadakiler figüran. Fotoğrafta üç adam var. Benim elimden çıkmış bir fotoğrafın, o an göremediğim bir şeyi şimdi yüzüme vurması. Siyah paltosu, bastonu, şapkası ve uzun boyu ile yanımdan geçip giden bu yaşlı adamı, o an nedeninden bile emin olmaksızın bir kareye sıkıştırma telaşındayken, tam yakaladığım anda orada olan iki adamı görmemişim. Soldaki adam, balık götürüyor. Balıklar sıcak, balıklar yenecek. O yemeyecek, başka biri yiyecek. O götürüyor. Yetiştiriyor işte. Soldaki adam, hep bir şeyler yetiştiriyor. Sen gibi, ben gibi, o gibi, herkes gibi. Sağdaki adam, bakıyor. Ben de biliyorum, o an sadece bana bakıyor. “N’apıyor bu?” diyor. “Kimi çekiyor?” diyor. “Beni mi çekiyor?” diyor. Sıra bende, şimdi ben ona bakıyorum. Dükkan sahibi. Merak ediyor, benim dükkanıma mı gelecekler diye merak ediyor. Gelsinler diyor. O gelmezse, başkası gelecek. Ama buyurun, siz de oturun. Bekliyor işte. Sağdaki adam bekliyor. Sen gibi, ben gibi, o gibi, herkes gibi.
Esas adam, esas evet. Ben onun peşinden gittim. Uzun boylu, siyah paltolu, bastonlu, şapkalı, yaşlı adam. Sol omuzundan düşüyor paltosu biraz, umursamıyor. Poşeti de var elinde, içinde ne var? Neyse ne, götürüyor. Yanında götürüyor. Gidiyor. Sadece poşeti ile değil, her şeyiyle gidiyor. Esas adam gidiyor. Yetişene bakıyor, bekleyene bakıyor, bana bakıyor, sana bakıyor, sırtını dönüyor, pelerini sırtında, gidiyor. Sen gibi, ben gibi, o gibi, herkes gibi.
Ve diyor ki, şimdi gelme peşimden. 

İnsanlarla ilgili en merak ettiğim şey, ne için yaşadığını biliyor musun sorusuna verecekleri cevaplar oldu hep.

Net bir cevap vermelerini beklediğimden değil, zira herhangi bir belirsizlik içinde ele alınan duruma zaten net bir cevap bekleyemem. Beni tatmin edecek cevaplar da aramıyorum, sadece merak ediyorum. İnsanın nasıl debelendiğini görmenin en kolay yoludur bu aynı zamanda.
“Ben dünyaya kalıcı bir eser bırakmak istiyorum. Öldükten sonra adım yaşasın istiyorum. Bunun için yaşıyorum.”
Yok olmaktan deli gibi korkan insanoğlu, kendisinin kalıcı olmadığının baya farkında. O denli farkında ki, “geride bıraktığım şeyle yaşarım” diyebilecek kadar aklını yitirmiş. Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyordum. Bu arkadaş, hayatın oynadığı bilgisayar oyunlarındaki gibi bir savaş olduğuna inan biri. Ona göre güç önemli. Böyle biyolojik güçten bahsetmiyorum. İnsanın yaşaması için elbette güce, bir şekilde savaşmaya ihtiyacı var, bu evrimsel olarak böyle zaten. Arkadaşımın bahsettiği güç para. Daha fazla para. Ardından, sadece paranın getirdiği saygınlık. “Ben çıkarlarım için, savunduğum şeylerden vazgeçebilirim” diyor. Savunduğu bir şeyler de olmuyor zaten genelde. Okul savaş, ilişki savaş, iş hayatı savaş, her şey savaş. İşte bu arkadaşım, bir sınav öncesi “çalıştınız mı sınava bakalım” dedi. Ben de fazlasıyla rahat bir tavırla “yoo” dedim. Hakikaten de o sınav ile ilgili hiçbir şey yapmamıştım. Ben yoo deyince arkadaşım “yaaa bu ne rahatlık yaa, olur mu böyle kızım yaaaa valla nasıl bir insansın sen” diye çıkıştı. Herhangi bir sınava çalışmamak bu kadar abartılacak bir durum değil. 22 yaşında bir insan için, hiç değil. Gerçi en ön sırada oturacağım diye derse neredeyse bir saat önceden gelen, hocanın ağzından çıkan her kelimeyi not etmeye çalışan ve kaçırdığı kelimeler için kıyamet koparan, hocayla tartışmaktan kaçan, zaten tartışmaya kalksa bile ortaokul seviyesinde bir çocukla eş değer şekilde tartışacak olan, çoğunluğun kabul ettiği bir şeyi hiç yargılamadan doğru kabul eden, herhangi bir sınavdan sadece kendisi yüksek not almış olsun isteyen, 22 yaşında bir çuval insanın bulunduğu bir yerde, çalışmamayı abartmak normal kalıyor. Neyse. Ben de durup, onun o kocaman tepkili tavrına inat, çok sakin bir şekilde “E, ne olacak çalıştın da?” dedim. “Günün birinde bedenin çürüyecek, belki de çürümesine bile fırsat kalmayacak, mesela yanacak, ya da kara deliğe falan gireriz de patlarsın eheh. Yaptığın hiçbir şeyden haberin olmayacak, öyle yok olup gideceksin. Neye yaramış olacak bütün bunlar?” Bunun üzerine üç beş saniye düşündü, “Olsun yaaaa, ben adımı yaşatacağım! Böyle, ben öldükten sonra arkamdan vay be neler yapmış diyecekler!” dedi. Güldüm. Sınava girdik, o dönem o dersim FF geldi.
O arkadaşımın ve onun gibi düşünen bütün insanların kalıcı bir şeyler bırakma hevesini “Bilmemkaç yıl sonra dünya toptan yok olacak olm, baya baya yani, hiçbir şey kalmayacak geriye dünyadan, daha neyin kalıcısı?” diyerek bile kıramıyoruz. O denli bağlanmış. Kalıcı olan bir şey yok. Geriye bırakılan şey, bırakandan daha sonra yok olacak, hepsi bu.
Şimdi birileri kalkıp bunca yazar, düşünür, müzisyen, ressam vesaire neden var o zaman diyebilir. Demesin, çünkü olay o değil. Geride bir şeyler bırakmak güzel. Bir düşünürün “Yaa, oğlum yaaa, şimdi ben ölünce herkes arkamdan oooo beni hatırlayacaklar oğlum laaan” mantığı ile bir şeyler bıraktığını sanmıyorum. Ya da bir yazarın veya müzisyenin. Yapılanı paylaşmakla, adını yaşatmak için özellikle bir şeyler yapmaya çalışmak aynı şeyler değil.
“Belki sonra benden bahsederler” umudu ile yaşayan insanların çok büyük bir yanılgı içinde olduğundan bahsediyorum ben. Kalıcı dedikleri şeylerin aslında kalıcı olmadığından. “Zaman benim için çok değerli ya, boş vakitlerimi hep değerlendiririm” deyip sanki dünyayı kurtardığını sanan insanların, o cümleyi kurarkan bile zaman kaybettiklerinin farkında olmamalarından.
http://mektubunualdim.tumblr.com/

böyle bir şey yaptım ben. seven, ilgilenen olursa ne mutlu bana. blog fırından yeni çıktığı için henüz tek paylaşım var devamı gelecek elbette. tam olarak ne yapmak istediğim içerikte yazıyor, şimdiden iyi okumalar.

“bir adam vardı
denize açılmak için
bir gemi yapan.
ve gemi
battı.”

her şeye tıpatıp uyan ve her şeyi çoktan bilenlerin şarkısı


bir şey yapılması gerektiğini ve de hemen
çoktan biliyoruz
ama daha erken olduğunu bir şey yapmak için
ama artık geç olduğunu bir şey daha yapmak için
çoktan biliyoruz
ve işlerimizin yolunda olduğunu
ve bunun böyle süreceğini
ve bunun anlamı olmadığını
çoktan biliyoruz
ve suçlu olduğumuzu
ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz olmadığını
ve elimizden bir şey gelmeyişinde suçlu olduğumuzu
ve bunun bize yettiğini
çoktan biliyoruz
ve belki de ağzımızı tutmanın daha iyi olacağını
ve ağzımızı tutmayacağımızı
çoktan biliyoruz 
çoktan biliyoruz
ve kimseye yardım edemeyeceğimizi
ve bize kimsenin yardım etmeyeceğini
çoktan biliyoruz
ve yetenekli olduğumuzu
ve hiç ve gene hiç arasında seçme yapabileceğimizi
ve bu sorunu temelden incelememiz gerektiğini
ve çaya iki tane şeker attığımızı
çoktan biliyoruz
ve baskıya karşı olduğumuzu
ve sigaraların pahalılaştığını
çoktan biliyoruz
ve her seferinde bir şeyin olacağını önceden kestirdiğimizi
ve her seferinde haklı çıkacağımızı
ve bundan bir şey çıkmayacağını
çoktan biliyoruz
ve her şeyin yalan olduğunu
çoktan biliyoruz
ve bir şeyi atlatmanın her şey değil de hiçbir şey olduğunu
çoktan biliyoruz
ve bizim bunu atlatacağımızı
çoktan biliyoruz
ve bütün bunların yeni olmadığını
ve yaşamanın güzel olduğunu
ve bunun her şey olduğunu
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz

ve bunu çoktan bildiğimizi
çoktan biliyoruz
— Hans Magnus Enzensberger
Şüphe yok ki biz etten oluşmuşuz, güç halindeki iskeletleriz. Kasaba gittiğimde neden orada, o hayvanın yerine olmadığım sorusu beni hep şaşırtmıştır.
Francis Bacon
İnsanlar bir mutlu yaşam özlemidir tutturmuşlar. Oysa asıl mutlu yaşama, ölsem de bir, yaşasam da dediğinizde kavuşuyorsunuz. Uzun bir süre sonra, nice bahtsızlıklarla didiştikten sonra varıyorsunuz o yere. Ve sanıyor musunuz ki insanlar sizi orada rahat bırakıyorlar? Hiçbir zaman.Bu kayıtsızlık cennetine vardığınız anda, sizi oradan çekip çıkarıyorlar. Ulaştığınız cennetten çıkıp yeniden cehenneme dönmek zorunda kalıyorsunuz. Tam dünyayı yok saydığınızda, o dünya gelip sizi kurtarıyor - en azından alay konusu yapmak için.

- Jean Rhys (Günaydın Geceyarısı) 

Ağustos 11, 2009

SIGUIRIYA'NIN GEÇİŞİ

Kara kelebekler ortasında,
esmer bir kız gider,
yanında ak sisten bir yılan

Işık toprağı
toprak gök


Gider, zincirlenmiş de
hiç varamayan bir düzenin titreyişine;
gümüşten bir yüreği var onun
bir hançeri sağ elinde.

Nereye gidiyorsun Siguiriya,
böyle çığrından çıkmış bir düzenle?
Hangi ay toplayacak
senin kireçli, zakkum acını?

Işık toprağı,
toprak gök.


GEÇİŞTEN SONRA

Çocuklar,
uzakta bir noktaya bakıyor.

Kandiller sönüyor.
Kör gen kızlar,
aynı sorguya çekiliyor,
havada hıçkırıklar,
ağlamalar yükseliyor.

Dağlar,
uzakta bir noktaya bakıyor.

DAHA SONRA

Zamanın izleri
yitiyor.

(Her yan çöl.)

Yürek,
bu istek çeşmesi,
yitiyor.

(Her yan çöl.)

Tan kuruntusu
öpücükler
yitiyor.

(Her yan çöl.
Her yan
uzanıp giden çöl)

Federica Garcia Lorca